Bir tasfiye için

Demokrasicilik Oynamayı Reddeden Bir Hareket

2020.10.22 11:45 sum-poopins Demokrasicilik Oynamayı Reddeden Bir Hareket

Muhalefet partilerinin tembel tutumunu ve etkin muhalefet yapamama sorununu sağır sultan bile duymuştur. Gündemi az da olsa takip edenler şunları fark edecektir. Ülkemizde artık bir hukuk devleti yoktur, az da olsa demokratik olan yapıların neredeyse tamamı yok edilmiştir (artık otokrasi olarak sınıflandırılıyoruz ve pratikte diktatörlük deniyor), muhalefet partilerin mecliste siyasi bir eyleme geçebilme gücü yoktur, yargı bağımsız değildir, üniversiteler bağımsız değildir, hiçbir yer bağımsız değildir. Eğer bir muhalefet partisi beğenilmezse, devletin gücü kullanılarak tasfiye edilebilmektedir. Anayasa mahkemesinin kararları dinlenmiyor ve zaten kendisi tasfiye edilmeye çalışılıyor. Baskı altında yaşıyoruz ve bu şiddet her geçen gün artıyor.
Böyle bir ortamda, "gelecek seçim nasolsa gidecekler" tavrını takınmak aşırı tehlikelidir. Anketlerin cumhur ve millet ittifaklarının oy oranlarını yakın göstermesi bir yana, oldu ki bir şekilde gitmezlerse, bunun bedeli çok ağır olacaktır. Böyle bir gelecekte, muhalefet tamamen tasfiye edilecek ve ona en ağır bedel ödetilecektir. Bu durumda, ülkenin geleceği hiç olmadığı kadar karanlık olacaktır. Ancak bütün bu tehlikeye ve ayan beyan yapılan rejim değişikliğine rağmen, muhalefet partileri utanılası bir atalet ve küstahlık sergilemektedirler. Tembellik ve korkaklık içerisinde, ellerini taşın altına koymayı ve etkili muhalefet yapmayı reddetmektedirler. Aldıkları oydan gelen sorumluluğa yüz çevirmekte ve konumlarına, sıfatlarına ihanet etmektedirler. Sürekli olarak "denedik, mağdur olduk" tarzında, çıkmaz olduğunu bildikleri yollara girmektedirler. Kontrolü tamamen iktidarda olan mevcut güç yapıları içerisinde, demokrasinin olmadığı bir ortamda, demokrasicilik oynamaktadırlar. Muhalefet yapmakta değil, muhalefetçilik oyunu sergilemektedirler. Muhalefet partileri, mevcut siyasi atmosferle yüzleşemeyecek kadar yozlaşmıştır. Bu, kaçınılmaz ve inkar edilemez bir gerçektir. Şu anki halleriyle, ülkenin geleceği onlara emanet edilemez.
Böyle bir ortamda, mevcut ve bilinen yollarla bir muhalefet yapılamaz. Alternatif yollar bulunması gerekmektedir. Siyasi partilerin kendileri bunu yapmadığı için, sorumluluk sıradan insanlara düşmektedir. Bu doğrultuda, ilk olarak, lidersiz ve hiyerarşisiz, gücünü bizden alan yatay bir hareket yaratma zorunluluğu vardır. Her birimiz, tam anlamıyla birer aktivist olmak zorundayız. Fiziksel ortamlarda ve internette insanları bilinçlendirmek, kendimiz daha fazla şey öğrenmek, katılabileceğimiz sivil oluşumlar bulmak, fırsat geldiğinde eylemlerde boy göstermek zorundayız. Kurtuluşun gelmesini beklemek yerine, elimizden geldiğince harekete geçmeliyiz. Aktivist propagandayı yaymalıyız.
"Neden?" diye sorulabilir. "Neden bununla uğraşayım? Neden kendimi yorayım?" Bunun tek bir cevabı vardır: çünkü kendimiz için yapabileceğimiz şey budur. Eğri oturup doğru konuşalım. Bu yazıyı okuyorsanız, büyük ihtimalle yurt dışına kaçmak istiyorsunuz fakat hemen hiçbiriniz bunu gerçekleştiremeyecek. Bu, olasılığı çok düşük bir şey. Bu yüzden, yaşamak zorunda olduğumuz bu ülkede mücadele etmek zorundayız. Burada öne sürdüğüm, kendini feda etme ruhu değil fakat kendi geleceğimiz için mücadeledir. İslamcılığın, faşizmin ve otoriterliğin zulümü altında yaşamayı reddetmektir. Kendi kurtuluşumuz için, bunları ve elimizden geldiğince daha fazlasını yapmak zorundayız. Barışçıl mücadelemizi yaymalı ve onu olabildiğince kuvvetlendirmeliyiz.
Bu amaç doğrultusunda, hepinizi, kendinizi ve başkalarını bilinçlendirmeye ve ortaya çıktıklarında, toplumsal demokratik hareketleri doğrudan desteklemeye çağırıyorum. Demokrasicilik oynamayı reddetmeli ve gerçek demokrasi talep etmeliyiz. Mücadeleyi, çıkmaz olduğu bilinen mecraların dışına taşımalıyız. Ülkemizde demokratik yapılar yok edilmiş, muhalefet çıkmaza girmiş ve varlığı görmezden gelinemeyecek bir baskı rejimi kurulmuştur. Buna karşı çıkabilecek olan yegane kişiler bizleriz.
submitted by sum-poopins to RedTurkey [link] [comments]


2020.10.22 11:44 sum-poopins Demokrasicilik Oynamayı Reddeden Bir Hareket

Muhalefet partilerinin tembel tutumunu ve etkin muhalefet yapamama sorununu sağır sultan bile duymuştur. Gündemi az da olsa takip edenler şunları fark edecektir. Ülkemizde artık bir hukuk devleti yoktur, az da olsa demokratik olan yapıların neredeyse tamamı yok edilmiştir (artık otokrasi olarak sınıflandırılıyoruz ve pratikte diktatörlük deniyor), muhalefet partilerin mecliste siyasi bir eyleme geçebilme gücü yoktur, yargı bağımsız değildir, üniversiteler bağımsız değildir, hiçbir yer bağımsız değildir. Eğer bir muhalefet partisi beğenilmezse, devletin gücü kullanılarak tasfiye edilebilmektedir. Anayasa mahkemesinin kararları dinlenmiyor ve zaten kendisi tasfiye edilmeye çalışılıyor. Baskı altında yaşıyoruz ve bu şiddet her geçen gün artıyor.
Böyle bir ortamda, "gelecek seçim nasolsa gidecekler" tavrını takınmak aşırı tehlikelidir. Anketlerin cumhur ve millet ittifaklarının oy oranlarını yakın göstermesi bir yana, oldu ki bir şekilde gitmezlerse, bunun bedeli çok ağır olacaktır. Böyle bir gelecekte, muhalefet tamamen tasfiye edilecek ve ona en ağır bedel ödetilecektir. Bu durumda, ülkenin geleceği hiç olmadığı kadar karanlık olacaktır. Ancak bütün bu tehlikeye ve ayan beyan yapılan rejim değişikliğine rağmen, muhalefet partileri utanılası bir atalet ve küstahlık sergilemektedirler. Tembellik ve korkaklık içerisinde, ellerini taşın altına koymayı ve etkili muhalefet yapmayı reddetmektedirler. Aldıkları oydan gelen sorumluluğa yüz çevirmekte ve konumlarına, sıfatlarına ihanet etmektedirler. Sürekli olarak "denedik, mağdur olduk" tarzında, çıkmaz olduğunu bildikleri yollara girmektedirler. Kontrolü tamamen iktidarda olan mevcut güç yapıları içerisinde, demokrasinin olmadığı bir ortamda, demokrasicilik oynamaktadırlar. Muhalefet yapmakta değil, muhalefetçilik oyunu sergilemektedirler. Muhalefet partileri, mevcut siyasi atmosferle yüzleşemeyecek kadar yozlaşmıştır. Bu, kaçınılmaz ve inkar edilemez bir gerçektir. Şu anki halleriyle, ülkenin geleceği onlara emanet edilemez.
Böyle bir ortamda, mevcut ve bilinen yollarla bir muhalefet yapılamaz. Alternatif yollar bulunması gerekmektedir. Siyasi partilerin kendileri bunu yapmadığı için, sorumluluk sıradan insanlara düşmektedir. Bu doğrultuda, ilk olarak, lidersiz ve hiyerarşisiz, gücünü bizden alan yatay bir hareket yaratma zorunluluğu vardır. Her birimiz, tam anlamıyla birer aktivist olmak zorundayız. Fiziksel ortamlarda ve internette insanları bilinçlendirmek, kendimiz daha fazla şey öğrenmek, katılabileceğimiz sivil oluşumlar bulmak, fırsat geldiğinde eylemlerde boy göstermek zorundayız. Kurtuluşun gelmesini beklemek yerine, elimizden geldiğince harekete geçmeliyiz. Aktivist propagandayı yaymalıyız.
"Neden?" diye sorulabilir. "Neden bununla uğraşayım? Neden kendimi yorayım?" Bunun tek bir cevabı vardır: çünkü kendimiz için yapabileceğimiz şey budur. Eğri oturup doğru konuşalım. Bu yazıyı okuyorsanız, büyük ihtimalle yurt dışına kaçmak istiyorsunuz fakat hemen hiçbiriniz bunu gerçekleştiremeyecek. Bu, olasılığı çok düşük bir şey. Bu yüzden, yaşamak zorunda olduğumuz bu ülkede mücadele etmek zorundayız. Burada öne sürdüğüm, kendini feda etme ruhu değil fakat kendi geleceğimiz için mücadeledir. İslamcılığın, faşizmin ve otoriterliğin zulümü altında yaşamayı reddetmektir. Kendi kurtuluşumuz için, bunları ve elimizden geldiğince daha fazlasını yapmak zorundayız. Barışçıl mücadelemizi yaymalı ve onu olabildiğince kuvvetlendirmeliyiz.
Bu amaç doğrultusunda, hepinizi, kendinizi ve başkalarını bilinçlendirmeye ve ortaya çıktıklarında, toplumsal demokratik hareketleri doğrudan desteklemeye çağırıyorum. Demokrasicilik oynamayı reddetmeli ve gerçek demokrasi talep etmeliyiz. Mücadeleyi, çıkmaz olduğu bilinen mecraların dışına taşımalıyız. Ülkemizde demokratik yapılar yok edilmiş, muhalefet çıkmaza girmiş ve varlığı görmezden gelinemeyecek bir baskı rejimi kurulmuştur. Buna karşı çıkabilecek olan yegane kişiler bizleriz.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.10.22 11:44 sum-poopins Demokrasicilik Oynamayı Reddeden Bir Hareket

Muhalefet partilerinin tembel tutumunu ve etkin muhalefet yapamama sorununu sağır sultan bile duymuştur. Gündemi az da olsa takip edenler şunları fark edecektir. Ülkemizde artık bir hukuk devleti yoktur, az da olsa demokratik olan yapıların neredeyse tamamı yok edilmiştir (artık otokrasi olarak sınıflandırılıyoruz ve pratikte diktatörlük deniyor), muhalefet partilerin mecliste siyasi bir eyleme geçebilme gücü yoktur, yargı bağımsız değildir, üniversiteler bağımsız değildir, hiçbir yer bağımsız değildir. Eğer bir muhalefet partisi beğenilmezse, devletin gücü kullanılarak tasfiye edilebilmektedir. Anayasa mahkemesinin kararları dinlenmiyor ve zaten kendisi tasfiye edilmeye çalışılıyor. Baskı altında yaşıyoruz ve bu şiddet her geçen gün artıyor.
Böyle bir ortamda, "gelecek seçim nasolsa gidecekler" tavrını takınmak aşırı tehlikelidir. Anketlerin cumhur ve millet ittifaklarının oy oranlarını yakın göstermesi bir yana, oldu ki bir şekilde gitmezlerse, bunun bedeli çok ağır olacaktır. Böyle bir gelecekte, muhalefet tamamen tasfiye edilecek ve ona en ağır bedel ödetilecektir. Bu durumda, ülkenin geleceği hiç olmadığı kadar karanlık olacaktır. Ancak bütün bu tehlikeye ve ayan beyan yapılan rejim değişikliğine rağmen, muhalefet partileri utanılası bir atalet ve küstahlık sergilemektedirler. Tembellik ve korkaklık içerisinde, ellerini taşın altına koymayı ve etkili muhalefet yapmayı reddetmektedirler. Aldıkları oydan gelen sorumluluğa yüz çevirmekte ve konumlarına, sıfatlarına ihanet etmektedirler. Sürekli olarak "denedik, mağdur olduk" tarzında, çıkmaz olduğunu bildikleri yollara girmektedirler. Kontrolü tamamen iktidarda olan mevcut güç yapıları içerisinde, demokrasinin olmadığı bir ortamda, demokrasicilik oynamaktadırlar. Muhalefet yapmakta değil, muhalefetçilik oyunu sergilemektedirler. Muhalefet partileri, mevcut siyasi atmosferle yüzleşemeyecek kadar yozlaşmıştır. Bu, kaçınılmaz ve inkar edilemez bir gerçektir. Şu anki halleriyle, ülkenin geleceği onlara emanet edilemez.
Böyle bir ortamda, mevcut ve bilinen yollarla bir muhalefet yapılamaz. Alternatif yollar bulunması gerekmektedir. Siyasi partilerin kendileri bunu yapmadığı için, sorumluluk sıradan insanlara düşmektedir. Bu doğrultuda, ilk olarak, lidersiz ve hiyerarşisiz, gücünü bizden alan yatay bir hareket yaratma zorunluluğu vardır. Her birimiz, tam anlamıyla birer aktivist olmak zorundayız. Fiziksel ortamlarda ve internette insanları bilinçlendirmek, kendimiz daha fazla şey öğrenmek, katılabileceğimiz sivil oluşumlar bulmak, fırsat geldiğinde eylemlerde boy göstermek zorundayız. Kurtuluşun gelmesini beklemek yerine, elimizden geldiğince harekete geçmeliyiz. Aktivist propagandayı yaymalıyız.
"Neden?" diye sorulabilir. "Neden bununla uğraşayım? Neden kendimi yorayım?" Bunun tek bir cevabı vardır: çünkü kendimiz için yapabileceğimiz şey budur. Eğri oturup doğru konuşalım. Bu yazıyı okuyorsanız, büyük ihtimalle yurt dışına kaçmak istiyorsunuz fakat hemen hiçbiriniz bunu gerçekleştiremeyecek. Bu, olasılığı çok düşük bir şey. Bu yüzden, yaşamak zorunda olduğumuz bu ülkede mücadele etmek zorundayız. Burada öne sürdüğüm, kendini feda etme ruhu değil fakat kendi geleceğimiz için mücadeledir. İslamcılığın, faşizmin ve otoriterliğin zulümü altında yaşamayı reddetmektir. Kendi kurtuluşumuz için, bunları ve elimizden geldiğince daha fazlasını yapmak zorundayız. Barışçıl mücadelemizi yaymalı ve onu olabildiğince kuvvetlendirmeliyiz.
Bu amaç doğrultusunda, hepinizi, kendinizi ve başkalarını bilinçlendirmeye ve ortaya çıktıklarında, toplumsal demokratik hareketleri doğrudan desteklemeye çağırıyorum. Demokrasicilik oynamayı reddetmeli ve gerçek demokrasi talep etmeliyiz. Mücadeleyi, çıkmaz olduğu bilinen mecraların dışına taşımalıyız. Ülkemizde demokratik yapılar yok edilmiş, muhalefet çıkmaza girmiş ve varlığı görmezden gelinemeyecek bir baskı rejimi kurulmuştur. Buna karşı çıkabilecek olan yegane kişiler bizleriz.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.09.04 10:21 Ondekine_Cakabilirim İsmet Paşa'nın hayatı

Osmanlı Harbiye Nezareti Müsteşarı, 1. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi, Garp Cephesi Kumandanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekili, Türkiye Cumhuriyeti 1. Başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili, Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekili, Türkiye Cumhuriyeti 2. Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet Halk Partisi 2. Genel Başkanı, Cumhuriyet Senatosu Tabii Senatörü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 ve 14. Dönem Milletvekili İsmet İnönü 24 Eylül 1884'te İzmir'de doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. 1895 yılında Sivas Mülkiye İdadisi'ne kayıt yaptırdı ve 1896'da mezun oldu. Sonra, 1897 yılında İstanbul'daki Mühendishane İdadisi'ne gitti. 14 Şubat 1901'de Mühendishane-i Berr-i Hümâyuna (topçu okulu) girip 1 Eylül 1903 tarihinde topçu teğmeni olarak mezun oldu. 26 Eylül 1906 tarihinde Erkân-ı Harbiye Mektebini birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Topçu Alayında 3. Batarya Bölük komutanı olarak kurmay stajını yaptı.
31 Mart'ın bastırılmasında görev aldı. 1912'de Yemen'de binbaşılığa terfi etti.
1912-1913 yılları arasında Harbiye Nezareti'nde Başkomutanlık Karargâhı 1. Şubede bulundu ve İkinci Balkan Savaşı'nda Çatalca Ordusu Sağ Cenah Komutanlığı kurmaylığına getirildi. Savaştan sonra İstanbul Antlaşması'nın bağıtlanmasında Bulgarlar ile müzakere eden heyete askerî danışman olarak katıldı.
Enver Paşa'nın orduyu yenileştirme projesinde etkin rol oynadı.
Cihan Harbi'nde Kafkasya'da Kolordu Komutanı olarak Mustafa Kemal'le birlikte Ruslarla çarpıştı. Filstin'de yaralanınca İstanbul'a gönderildi.
Kurtuluş Savaşı'nda Batı Cephesi Kuzey Komutanlığı'na atandı. 1. İnönu Zaferi'yle Paşalığa terfi etti ve Genelkurmay Başkanı oldu. 2. İnönü Muharebelerinde Yunan'ı bir kez daha mağlup etti. Fakat Kütahya-Eskişehir Yenilgisi'nden sonra Genelkurmay Başkanı görevinden azledildi ve yerine Fevzi Çakmak getirildi.
Mudanya Ateşkesi'ni imzaladı. Mudanya başarısından ötürü Lozan'da da görev aldı. Lozan Sulh Muahedenamesi'nde kapitülasyonlara son verdi ve büyük ölçüde günümüz sınırlarını kabul ettirdi.
1926'da orgeneral olan İsmet Paşa 1927'de askerlikten istifa etti.
1932'de Moskova'ya gitti ve bunları söyledi:
" Rusya’dan komünist değil, fakat daha şuurlu olarak geliyorum. Türkiye’nin iktisat ve inşa planını yapmak, inkılap fırkasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak, bürokrasi yerine ihtilalci metodlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyesine geçmek. "
1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri (Katib-i Umumi) Recep Peker'in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören raporu onaylayıp imzalaması üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" dedi ve kararı reddetti. Dersim İsyanı'nın bastırılması sırasında da düşünce ayrılıkları çıkınca Eylül 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından başbakanlık ve CHP Genel Başkan Vekilliği görevlerinden alındı ve yerine Celâl Bayar atandı. Bu dönemde yalnızca TBMM'de Malatya milletvekili olarak görev yaptı.
10 Kasım 1938 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatı üzerine, 11 Kasım 1938 tarihinde olağanüstü toplanan TBMM tarafından oy birliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP I. Olağanüstü Kurultayı'nda partinin "değişmez genel başkanı" seçildi ve kendine "Millî Şef" unvanı verildi.
İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığında yeni banknotlarda İnönü resmi kullanıldı.
İkinci Dünya Savaşı'nda toplumsal sıkıntılardan ötürü halk desteği azaldı. Çok büyük tartışmalara konu olan Varlık Vergisi bu dönemde hayata geçirildi. Yine bu dönemde Hasan Âli Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu. İnönü ülkeyi savaş dışında tutmayı başardı.
1945 yılında kurulan Millî Kalkınma Partisi'nden sonra 1946 yılında kurulan Demokrat Parti (DP) ile çetin bir seçim yarışına girdi. 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimde "açık oy, gizli tasnif" metodu kullanıldı ve CHP bu seçimlerde iktidarını devam ettirdi. Ancak seçimlerde kullanılan sistem yüzünden seçimlerin bir şekilde şaibeli olduğu iddia edilmektedir.
1950'de DP, yüzde 52'ye 40'lık galibiyetle iktidar oldu. Ama İsmet Paşa, ordunun üstü örtülü darbe tekliflerine kulak tıkadı. 10 yıllık muhalefet döneminde CHP Başkanı İnönü, partiyi yeniden toparlayınca iktidar baskıları had safhaya çıktı. CHP'lilerin devlet memurluğundan tasfiye edilmesi, muhalif basına yoğun sansür gibi sebeplerden ötürü meclis kürsüsünden o meşhur sözleri söyledi:
" Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzu bahis olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam."
27 Mayıs 1960 Darbesi'nin ardından DP liderlerini idamına karşı çıkan İnönü, Celal Bayar'ın affına bizzat destek verdi.
Talat aydemir'in iki darbe girişimine karşı durdu, bizzat bunları engelledi.
CHP'de Kasım Gülek ve Bülent Ecevit seçimlerinden hiç hoşnut kalmamış olsa da, kendi destekledikleri seçimleri kaybetse de, durumu kabullendi ve bu kişilerle beraber omuz omuza çalıştı.
1965 yılında Süleyman Demirel tarafından başbakanlıktan indirildikten sonra Süleyman Demirel'i indiren 12 Mart 1971 Muhtırası'na açıkça sert tepki gösterdi.
Aynı Menderes'in idamına karşı durduğu gibi Deniz Gezmiş'in de idamına karşı durdu.
İdam dönemi sol örgütlerce oğlunun içinde bulunduğu uçağın da kaçırılmasına rağmen Demirel'e "hükümet pazarlık yapmamalıdır" diyebildi.
Gezmişlerin idam edildiği gün kalp krizi geçirdikten sonra Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı'nda da Bülent Ecevit galip gelip Cumhuriyet Halk Partisi 3. Genel Başkanı seçilince sonra kendi rızasıyla siyasetten çekildi.
89 yaşında Başkent Ankara'da yaşamını yitirdi.
submitted by Ondekine_Cakabilirim to Ieltarih [link] [comments]


2020.09.01 21:50 Ahmetca Kentsel dönüşüm kapsamında yapılan bir projeden ev alan da satan da tapu harcı ödemek zorunda değildir.

Kentsel dönüşüm uygulamalarını teşvik etmek için yeni yapıların ilk satışlarında harç muafiyeti vardır. Yani kentsel dönüşüm yasası kapsamında yapılan bir projeden ev alan da satan da tapu harcı ödemek zorunda değildir.
Tapu harcı mülkün değerinin yüzde 4’ü kadar ödeniyor. Bunu yüzde 2 alıcı, yüzde 2 satıcı ödüyor. 500 bin liralık bir evde 10 bin alıcı 10 bin satıcı tapu harcı ödüyor. Bundan sonra dönüşüm kapsamında yapılan satışta bu ödenmeyecek.
Ancak gayrimenkul alan ve satan ile Tapu Müdürlükleri arasında bazı sorunların yaşandığı görülmektedir.
Oysa ki konuya ilişkin olarak Danıştay 9. Dairesi., E. 2015/6534 K. 2019/1163 T. 25.3.2019 tarihli kararında bu tartışma konusu olmuştur.
Karara konu olayda, davacı şirket İstanbul 4. Vergi Mahkemesi'nin 31/12/2014 tarih ve E:2014/1301, K:2014/3061 sayılı kararı temyiz etmiştir.
Temyize konu davada, davacı adına müteahhit şirket tarafından ihtirazi kayıtla ödenen tapu harçlarının iptali ve iadesi talep edilmiştir.
Yerel mahkeme vergi mahkemesi, 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan muafiyetin dönüşüm alanlarındaki uygulama çalışmalarına ilişkin olduğu,dönüşüm uygulaması sonrasında inşa edilen konutların satışıyla ilgili işlemleri kapsamadığı, dava konusu satış işleminin de 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde yapılan muafiyetle ilgili değişiklikten önce olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı ise 775 ve 6306 sayılı Kanunlar kapsamında inşa edilen taşınmazların satışının tapu harcından muaf olduğu, muafiyetin kişilere değil işlemlere tanındığı, bu doğrultuda verilmiş mahkeme kararları bulunduğu iddialarıyla kararın bozulmasını temyizen talep etmiştir.
Danıştay ise kararında,
492 Sayılı Harçlar Kanununun 57. maddesinde "Tapu ve Kadastro işlemlerinden bu kanuna bağlı (4) sayılı tarifede yazılı olanlar, tapu ve kadastro harçlarına tabidir." hükmü yer almış, 4 sayılı tarifenin 20/a fıkrasında ise, gayrimenkullerin ivaz karşılığında veya ölünceye kadar bakma akdine dayanarak yahut trampa hükümlerine göre devir ve iktisabında gayrimenkulün beyan edilen devir ve iktisap bedelinden az olmamak üzere emlak vergisi değeri üzerinden nispi harç ödeneceği hükme bağlanmıştır.
Gecekondu Kanununun kapsamı;birinci maddesinde, mevcut gecekonduların ıslahı, tasfiyesi,yeniden gecekondu yapımının önlenmesi ve bu amaçlarla alınması gereken tedbirler olarak belirtilmiştir.Kanunun 33.maddesinde ise;bu Kanun hükümlerine dayanılarak yapılan ivazlı veya ivazsız devir, temlik, kamulaştırma, alım, satım, kira, geri alma, geri verme, ifraz, tevhit, tescil, cins değişikliği, rehin tesis ve terkini, ıslah, değişiklik, onarım, inşa ve ikmal gibi her türlü işlemler, sözleşmeler, beyannameler ve benzerlerinin, tasarruf bonosundan ve her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olacağı hüküm altına alınmıştır.
16.05.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 sayılı Kanunun amacı; birinci maddesinde, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olarak yer almıştır.Kanunun 7.maddesinin 9.fıkrasında ise; bu Kanun uyarınca yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden; kullandırılan krediler sebebiyle lehe alınacak paraların ise banka ve sigorta muameleleri vergisinden müstesna olacağı belirtilmiştir.
6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 16.maddesine 2 Temmuz 2013 tarihinde eklenen 9.fıkra ile Kanun kapsamında ilgili kurum (uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık,idare,Toplu Konut İdaresi Başkanlığı) veya gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince yapılacak olan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan harçlar, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden muaf olacağı belirtilmiştir. Yine, ilgili maddede alınmaması gereken harç ve vergiler arasında damga vergisi,tapu ve kadastro harçları ve noter harçları da sayılmıştır.
Yönetmeliğin 16.maddesinin 9.fıkrasına 25 Temmuz 2014 tarihinde eklenen (ç) bendi ile ilgili kurum (uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık,idare ve TOKİ) ile uygulama alanındaki yapıları malik olarak kullanan gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince yapılan uygulama alanındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri ve tescili işlemleri ile Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine vergi, harç ve ücret muafiyetinin uygulanacağı kuralı getirilmiş, bu işlem ve uygulamalar ile uygulama alanındaki yapılarla ilgili olarak; noterler, tapu ve kadastro müdürlükleri, belediyeler ve diğer kurum ve kuruluşlar nezdinde Kanun uyarınca yapılan diğer işlemler hakkında belirtilen vergi, harç ve ücret muafiyetlerinin uygulanacağı ifade edilmiştir.
Yukarıda yer verilen mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden; taşınmazların ivaz karşılığında devir ve iktisabının harca tabi olduğu, ancak 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile 775 Sayılı Gecekondu Kanunu uyarınca yapılan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların vergi ve harçtan muaf olduğu, 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 16.maddesine 2 Temmuz 2013 tarihinde eklenen 9.fıkra ile de Kanun kapsamında uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlık,idare ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan işlem, sözleşme, devir ve tesciller ile uygulamaların, noter harcı ve tapu harcından muaf olacağının belirtildiği görülmüştür.
Olayda; müteahhit şirketin yüklenici firmalarla imzaladığı "Arsa Satışı Karşılığı Gelir Paylaşımı İşi" sözleşmeleri kapsamında inşa edilen bağımsız bölümlerin bulunduğu alanın, 775 sayılı Kanun uyarınca gecekondu önleme bölgesi ilan edildiği ve bölgenin gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme alanı uygulama imar planı kapsamında olduğu,davalının da aksi yönde bir iddiasının bulunmadığı anlaşılmış olup, uygulanan dönüşüm projelerinin 775 ve 6306 sayılı Kanunların amacını gerçekleştirmeye yönelik olduğu,uygulama sonrasında konutların müteahhit şirket tarafından üçüncü kişilere satış işlemlerinin de bu Kanunlar kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu durumda; gecekondu önleme bölgesi ilan edilen ve gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme alanı uygulama imar planı kapsamında bulunan alanda inşa edilen bağımsız bölümlerin, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı'nın iştiraki olan ve dönüşüm uygulamalarına ilişkin olarak görevlendirilen müteahhit şirket tarafından satışıyla ilgili alıcının ödediği tapu harçlarının iptali ve iadesi istemiyle açılan davayı reddeden mahkeme kararında hukuka uygunluk bulunmamıştır.
Öte yandan, iadesi talep edilen ve davacı adına ödenen tapu harcı tutarının devir alan olarak sadece davacının ödemesi gereken tutar mı,yoksa devir eden ve devir alan olarak satış işleminin taraflarının ödemesi gereken toplam tutar mı olduğunun araştırılarak sonuca göre karar verilmesi gerektiği tabiidir.
Demek suretiyle, davacının temyiz talebi kabul edilmiş ve İstanbul 4. Vergi Mahkemesi'nin 31/12/2014 tarih ve E:2014/1301, K:2014/3061 sayılı kararının bozulmasına karar vermiştir.
Netice itibariyle,
Gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme uygulama alanındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri ve tescili işlemleri ile 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile 775 Sayılı Gecekondu Kanunu kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemlerine harç muafiyeti uygulanacağı kuralı getirilmiştir.
Gecekondu önleme bölgesi ilan edilen ve gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme alanı uygulama imar planı kapsamında bulunan alanda inşa edilen bağımsız bölümlerin, müteahhit şirket tarafından satışıyla ilgili alıcının ödediği tapu harçları harç istisnası kapsamında yer almakta olup, iadesi gerekmektedir.
Av.Ahmet Can
İletişim Bilgilerimiz :
Tel : 0 532 409 18 85
Mail : [[email protected]](mailto:[email protected])
Form : Üzerine Tıklayınız
İletişime geçmek için 0 532 409 18 85 no’lu telefondan arayabilir, [[email protected]](mailto:[email protected]) adresine mail gönderebilir ya da bu formu doldurarak telefon numaranızı bırakabilirsiniz.
Bu konudaki diğer yazılarımız ve emsal mahkeme kararları için:
Yazı 1 Yazı 2 Yazı 3 Yazı 4 Yazı 5 Yazı 6 Yazı 7 Yazı 8 Yazı 9 Yazı 10 Yazı 11 Yazı 12 Yazı 13
#kentsel #dönüşüm #dava #vergi #tapu #harcı #iade
Kentsel Dönüşüm Tapu Harcı İadesi Emsal Mahkeme Kararımız:
📷📷📷Av.Ahmet Can
İletişim Bilgilerimiz :
Tel : 0 532 409 18 85
Mail : [[email protected]](mailto:[email protected])
Form : Üzerine Tıklayınız
submitted by Ahmetca to u/Ahmetca [link] [comments]


2020.08.25 19:17 Ahmetcaann Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir.

Kentsel Dönüşümde Müteahhitten Daire Satın Alan Tüketici Ödediği Tapu Harcını Dava Yoluyla Geri Alabilir. Av.Ahmet Can mail:[email protected] Kentsel Dönüşüm Sürecinde Yeniden İnşa Edilen Gayrimenkullerin Satışında Ödenen Tapu Harcı, Noter Harcı, Belediyelerce Alınan Ücret Ve Harçlar, Veraset Ve İntikal Vergisi, Döner Sermaye Ücreti Ve Vergileri Dava Yoluyla Geri Alınabilir. Kentsel Dönüşüm Sürecinde gayrimenkul alan tüketicilerden tapu harçları noter harcı, döner sermaye ücreti gibi birçok harç ve ücret alınmaktadır. Halbuki, bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelerin yapılmasıdır. Zaten kanun, yönetmelikler de bir anlamda riskli yapıyı malik, kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olmaksızın kullananlara yardım ve teşvik etmek amacıyla çıkarılmıştır. Bu konuda bu teşvik ve yardım amacına uygun olarak 10 Aralık 2018 tarihinde yayımlanan 30621 No’lu Resmi Gazete’de yayımlanan 7153 Sayılı Çevre Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Deği̇şi̇kli̇k Yapılmasına Dai̇r Kanunun 24.maddesiyle 6306 sayılı Afet Ri̇ski̇ Altındaki Alanların Dönüştürülmesi̇ Hakkında Kanun’un 7. maddesinin 9. fıkrası değiştirilmiştir. Buna göre, Afet Ri̇ski̇ Altındaki̇ Alanların Dönüştürülmesi̇ Hakkında Kanun uyarınca yapılacak olan ve Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi, İdare ve dönüşüme konu yapıların inşası işini yüklenen müteahhit ile malik ve en az bir yıldır kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak riskli yapıyı kullanan gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişilerinden birinin taraf olduğu; a) Bu Kanun kapsamındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri ile bu Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların malik, işi yüklenen müteahhit ve en az bir yıldır kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak riskli yapıyı kullanan gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişilerine ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri, b) Bu Kanun kapsamındaki bir yapıdan dolayı, bu Kanun kapsamındaki parsellerde veya alanlarda veya söz konusu parsel ve alanların dışındaki parsellerde yeni bir yapı yapılması ya da mevcut bir yapının satın alınması veya ipotek tesis edilmesi işlemleri, c) Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların işi yüklenen müteahhit, Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi, İdare ve bunların iştirakleri tarafından gerçekleştirilecek ilk satışı, devri, tescili ve ipotek tesis edilmesi işlemleri, ile bu bentlerde belirtilen yapıların dönüşümüne ilişkin olarak Kanun uyarınca yapılacak diğer işlemler noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan ücret ve harçlardan, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti ve diğer ücretlerden, bu işlemler nedeniyle düzenlenecek kâğıtlar, resmî dairelerin mal ve hizmet alımlarına ilişkin ödemeler sebebiyle düzenlenen kâğıtlar da dahil olmak üzere damga vergisinden, bu Kanun kapsamındaki yapıların maliklerine ve malik olmasalar bile bu yapılarda kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak en az bir yıldır ikamet ettiği veya bunlarda işyeri bulunduğu tespit edilenlere bu amaçlarla kullandırılan krediler dolayısıyla lehe alınacak paralar, banka ve sigorta muameleleri vergisinden istisnadır. Bu Kanun kapsamındaki iş, işlem ve uygulamalar, Bakanlık, TOKİ, İller Bankası Anonim Şirketi ve İdarenin, sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları şirketleri tarafından yürütülüyor ise, bu şirketlerce yapılan iş, işlem ve uygulamalarda da bu fıkrada belirtilen vergi, harç ve ücret muafiyetleri uygulanır. Kentsel dönüşümü teşvik için kanun çıkarılmasına rağmen Tapu Müdürlükleri ve Vergi Daireleri gibi kamu kurumlarının bu teşvik kanununa uymaması haksız ve hukuka aykırıdır. Bunun için tek yol idari başvuru ve idari yargı yoluna müracaat kalmaktadır. Kimler Tapu Harcı İadesi Alabilir? Kentsel dönüşüm bölgesinde: a-) müteahhitlerden daire satın alan tüketiciler, b-) kat karşılığı inşaat sözleşmesi ile arsalarını müteahhitlere vermiş mülk sahipleri, c-) İnşaatı yapan müteahhitler, bu kapsamda haksız ve yersiz ödenmiş olan tapu harcını ve vergilerini iade alabilirler. Kentsel Dönüşümde tapu harcının iadesine ilişkin emsal kararlar şunlardır: İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/327 K. 2017/2689 T. 12.7.2017 İzmi̇r Bölge İdare Mahkemesi̇ 3. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/1023 K. 2017/978 T. 20.6.2017 İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/1845 K. 2017/2078 T. 31.5.2017 İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/598 K. 2017/581 T. 21.3.2017 İstanbul 5. Vergi̇ Mahkemesi̇ Esas No: 2016/2545 Karar No: 2016/2768 Karar Tari̇hi̇: 21.12.2016 İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2016/2321 K. 2017/5 T. 5.1.2017 İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/1073 K. 2017/2674 T. 11.7.2017 İstanbul Bölge İdare Mahkemesi̇ 5. Vergi̇ Dava Dai̇resi̇ E. 2017/903 K. 2017/2672 T. 11.7.2017 Bundan sonra ne yapmak gerekir? Bu kararlarda da görüldüğü üzere artık, kentsel dönüşüm kapsamında müteahhit veya arsa sahibinden ev satın alan tüketicilerden, kentsel dönüşüm alanında bina yapan müteahhitlerden, kat karşılığı inşaat sözleşmesiyle müteahhide arsasını veren mülk sahiplerinden tahsil edilen noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan ücret ve harçların, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti dava yoluyla geri alabilirler. Kentsel dönüşüm kapsamında müteahhit veya arsa sahibinden ev satın alan tüketicilerden, kentsel dönüşüm alanında bina yapan müteahhitlerden, kat karşılığı inşaat sözleşmesiyle müteahhide arsasını veren mülk sahiplerinden tahsil edilen ev satın alan tüketicilerden tahsil edilen noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan ücret ve harçların, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücreti vergi hatası denilen kavram içerisinde değerlendirilebilecek bir husustur. Peki nedir vergi hatası? Vergi hatası, vergi ile ilgili hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınmasıdır. Zamanaşımı Süresi Nedir? Ne Kadardır? Vergi hatası iddiasıyla verilecek olan düzeltme talebini içeren dilekçe, vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak 5 yıl içinde verilebilir. Bu noktada bir örnek vermek gerekirse, Kentsel dönüşümden 2015 yılında ev satın alan tüketicilerden tahsil edilen tapu harcı için zamanaşımı 01.01.2015 yılında başlar. 31.12.2020 tarihinde de sona erer. O halde 2015 yılında meydana gelen bir haksız ve yersiz alınan bir tapu harcı için 31.12.2020 tarihine kadar vergi hatası müracaatı yapılabilir. Bunun için 5 yıl içinde aşağıdaki belirteceğimiz yolla dava sürecini başlatmak mümkündür. Ödenen Tapu Harcı Nasıl Alınacak? Bu işlemi üç aşamada yapılır. Birinci aşama, (buna itiraz aşaması diyebiliriz) vergi hatası düzeltme işlemi şahıs/şirket tarafından Vergi Dairesine teslim edilen yazılı bir dilekçe ile başlar. Bu dilekçeye şu evraklar eklenmelidir: a) Vergi Tahsil Alındısı b) Tapu Fotokopisi c) Riskli Yapı Belgesi d) Riskli Yapı Muafiyet Belgesi e) Sözleşme Örneği Bu dilekçede bir şekil noksanlığı olsa da, vergi hatasını düzeltme talebi geçersiz olmaz. Düzeltme talep dilekçeleri şahıs/şirket tarafından elden vergi dairesine verilebileceği gibi posta ile taahhütlü olarak da gönderilebilir. Postaya verildiği tarih müracaat tarihi olarak kabul edilir. Müracaat sonucunda, Vergi Dairesince tereddüde imkan vermeyecek derecede açık bir vergi hatası tespit edilirse, Vergi dairesince vergi hatası kendiliğinden düzeltilebilir ve başvuran şahıs/şirket lehine kesilen vergi nakden iade edilebilir. Düzeltme işlemi, uygun görülmeyen durumda ise red cevabı, başvuran şahıs/şirkete yazı ile tebliğ edilir. 60 gün içinde hiçbir şekilde cevap verilmemişse, bu durumda 60 günün sonunda başvuru reddedilmiş sayılır. Böylece birinci aşama tamamlanmış olur. İkinci aşamada (buna şikayet aşaması diyebiliriz), Vergi Dairesinin red cevabının tebliğ edildiği tarihten itibaren başvuran şahıs/şirketin şikayet yoluyla Maliye Bakanlığı’na yazılı olarak bir dilekçe ile müracaat etmesi gerekir. Şikayet yoluyla düzeltme talebi üzerine Maliye Bakanlığı şahıs/şirketin düzeltme talebini değerlendirerek düzeltme yapılması gerektiği sonucuna ulaşırsa, düzeltme işlemlerinin yapılması için Vergi Dairesi’ne durumu yazı ile bildirir. Bu aşamada da başvuran şahıs/şirket lehine kesilen vergi nakden iade edilebilir. Şikayet yoluyla düzeltme talebi, uygun görülmeyen durumda ise red cevabı, başvuran şahıs/şirkete yazı ile tebliğ edilir. 60 gün içinde hiçbir şekilde cevap verilmemiş ise, bu durumda 60 günün sonunda başvuru reddedilmiş sayılır. Böylece ikinci aşama şikayet aşaması da tamamlanmış olur. Üçüncü aşamada (buna dava aşaması diyebiliriz), Maliye Bakanlığı’nın red cevabının tebliğ edildiği tarihten itibaren şahıs/şirket, dava açma süresi olan 30 gün içinde bir dilekçe ile Vergi Mahkemesinde dava açması gerekir. Yetkili ve görevli mahkeme: Düzeltilmesi istenen ve haksız ve fazla kesilen Kentsel dönüşümden ev satın alan tüketicilerden tahsil edilen noter harcı, tapu harcı, belediyelerce alınan ücret ve harçların, veraset ve intikal vergisi, döner sermaye ücretini tarh eden ve tahakkuk ettiren vergi dairesinin bulunduğu yerdeki vergi mahkemesidir. İstanbul’da İstanbul Vergi Mahkemeleri, Ankara’da Ankara Vergi Mahkemeleri, İzmir’de İzmir Vergi Mahkemeleri yetkili ve görevlidir. Bu son aşamada da Vergi Mahkemesi, haksız, fazla ve yersiz kesilen vergide vergi hatası yapıldığına karar verirse, başvuran davacı şahıs/şirket lehine fazla ve yersiz kesilen vergi nakden yasal faiziyle birlikte iade edilir. Mahkeme kararına rağmen Vergi Dairesi Tapu Harcını İade Etmezse Ne Olacak? Bu durumda Vergi Dairesine hesap numarası bildirilir ve 30 günlük süre içinde yatırması beklenir. 30 gün sonunda Vergi Mahkemesinin kararı ibraz edilerek ilamlı icra yoluyla icra takibi başlatılabilir. Detaylı bilgi bu yazımızda da mevcuttur; Kentsel Dönüşüm Sonucu Edilen Gayrimenkullerin Alımında Ve Satışında Ödenen Tapu Harcı Ve Vergiler Dava Yoluyla Geri Alınabilir. #kentsel #dönüşüm #dava #vergi #tapu #harcı #iade
Kentsel Dönüşüm Tapu Harcı İadesi Emsal Mahkeme Kararımız:
submitted by Ahmetcaann to u/Ahmetcaann [link] [comments]


2020.08.20 06:41 NewsJungle Türkiye Doğu Akdeniz'de sömürgecilere boyun eğmeyecek

Türkiye cumhurbaşkanı Çarşamba günü, Türk milletini kutu içine almak ve geri tutmak amacıyla 1920 Sevr Antlaşması'nı geri çevirirken, aynı şeyi kıyılarına yakın enerji kaynaklarından kısıtlama çabalarında da yapacağına söz verdi.

Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin başkenti Ankara'da yaptığı açıklamada, "Sevr Antlaşması'nı 100 yıl önce reddettiği gibi, Türkiye Doğu Akdeniz'de modern Sevrlerin kendisine bastırılmasına boyun eğmeyecektir," dedi.

Bir güneş enerjisi firmasında konuşan Erdoğan, hiçbir kolonyal gücün Türkiye'yi bölgede var olduğu söylenen enerji kaynaklarından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Türkiye, Yunanistan, Fransa, Mısır ve diğer ülkeleri, herhangi bir ülkenin denizindeki en büyük kıyı şeridine sahip olmasına rağmen, yasadışı bir şekilde Akdeniz enerji kaynaklarından mahrum etmeye ve kutuya sokmaya çalışmakla suçladı.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, Türk Kurtuluş Savaşı, 1923 Lozan Antlaşması lehine, Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye etme ve Türk egemenliğini ortadan kaldırma amaçlı bir anlaşma olan Sevr'i geri püskürttü.

Erdoğan, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'den Libya'ya kadar çeşitli cephelerde yürüttüğü mücadelenin ülke hakları için değil, gelecek için de bir mücadele olduğunu sözlerine ekledi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.08.08 15:29 memegeneral25 Mehmet Metiner’den Albayrak’a destek: Göstergeler bahane, sanki dünya ekonomileri çok çok iyi de bir tek Türkiye’ninki kötü

Eski AKP milletvekili Mehmet Metiner, Star’da kaleme aldığı yazısında, sosyal medyada istifa etmesi için hakkında hastag açılan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak‘a destek çıktı. “Mesele ekonomik değil. Ekonomik göstergeler bir bahane. Sanki dünya ekonomileri çok çok iyi de bir tek Türkiye’ninki kötü. Yok öyle bir şey!” diyen Metiner, Albayrak’ın “Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’deki güçlü askerî ve siyasi varlığından duyulan rahatsızlık sebebiyle” hedef tahtasına konulduğunu ileri sürdü.
“O sözünü ettiğim sahalarda Türkiye’nin bileğini bükemeyenler döviz üzerinden bükmeye çalışıyorlar” diyen Metiner, “Onların içimizdeki adamları da Berat Albayrak’ı hedef tahtasına oturtarak iki şeyi birden yapmayı amaçlıyorlar: Ak Parti’nin içine yönelik siyasi hamle. Yani kendileri için engel gördükleri güçlü siyasi unsurları tasfiye ederek Erdoğan’ı yalnızlaştırma ve pek tabii başkalarına alan açma. Diğeri de ülke içinde siyasi krizi tetiklemek” diye yazdı.
Metiner yazısının devamında ise şunları kaydetti:
Asıl mesele siyasi hesaplaşmadır. Berat Bakanımızın şahsında asıl kimin siyaseten vurulmak istendiği besbellidir. Bu olay Yüce Divan üzerinden kime ulaşılmak istendiyse bu olay üzerinden de ona ulaşmaktır. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’a.
Ak Parti’yi dizayn etme girişimleri geçmişte nasıl akamete uğratıldıysa bugün de başarısızlığa uğratılacaktır.
Berat Albayrak’ın başarısızlığını dile getirenlere bakın. Kendilerinin ekonominin başında olduğu dönemi hatırlatmamıza gerek yok sanırım. Ülkeyi IMF direktifleriyle yöneten ve Türkiye’yi İMF kapılarında dilenci konumuna düşüren Faik Öztrak gibiler kalkıp tüm saldırılara ve salgın sürecine karşın ülke ekonomisini dimdik ayakta tutan Berat Albayrak’ı istifaya çağırıyorlar.
Erdoğan’ı kim siyaseten tehdit unsuru olarak görüyorsa Berat Albayrak’ı da aynı mahfiller bertaraf edilmesi gereken bir tehdit olarak görüyorlar. Berat Albayrak düşmanlığının arkasındaki siyaseti görmeyenlerin aklına şaşarım. Sadece Türk lirası karşısında değer kazanan döviz göstergeleri üzerinden başarısız bir ekonomi yönetimi olduğunu söyleyenler art niyetli o çevrelerin etkisinde kalanlardır.kaynak
submitted by memegeneral25 to politicsturkey [link] [comments]


2020.07.31 22:41 karanotlar KÜRTLER BU KEZ DE YARDIM EDECEK Ml?

Mehmet Önder
Tarih, çağın yeni koşullarında kendisini tekrarlıyor. Alpaslan’nın Anadoluya girişinden günümüz cumhuriyetinin kuruluşuna kadar Türklere her türlü siyasi ve askeri desteğini esirgemeyen Kürtler, yeniden Türklere bir diktatörden kurtulmak için yardım edecek mi? Yada Kemalist rejimden kurtulmak ve siyasal islam sistemini oturtmak isteyen bir diktatöre mi yardım edecek?
Her ikisi de Kürtlerin gücünü karşılıksız kendi tarafına çekmek istiyor. Kemalistler kendilerini demokratik, çağdaş, ilerici, hukuka ve insan haklarına saygılı, modern Türkiye’nin sahipleri olarak görüyor. Kürtlere ” eğer haklarını istiyorsan ve bu değerlere inanıyorsan bizi desteklemelisiniz” diyor. Erdoğan ise ” bakın! bunlar putperest. Dinsiz-imansız. Sizi yıllarca kandırdılar. Şeyh Saidi, Seyit Rızayı astılar. Siz Kürtleri katlettiler. Islam çatısı altında birleşelim. Islam size hakkınızı verecektir” diyor.
İkisi de sahtekar. Biri Kemalist-faşist diğeri islamo-faşist. Birinci raundu Erdoğan kazanmıştı. Kürtler yalanlarına inanmış onu desteklemişti. ikinci raundu Kemalistler Kazandı. Kürtler Belediye seçimlerinde sekuler diye Kemalistleri destekledi. Kürtler, Kemalistler ile Osmanlıcı islamcılar arasında bir tercih yapmak zorunda değil. Tercihini kendi ulusal çıkarları, haklarını garanti altına alacak şekilde yapmalıdır.
Son günlerde muhalefette Kürtler aktüel hale geldi. CHP kongresinde mikrofonu eline alan Kürtlerden söz etti. Kılıçdaroğlu Kürt sorununu parlamento da halledeceğini söyledi. Parlamentonun ele alması demek siyasi çözüm demektir. Böyle bir şey için kendisinin iktidar olması gerekir. Maalesef Iktidar olmak için şansı kalmadı. ‘Son bir umut’ dercesine Kürtlere sarılıyor. Cemaat yazarları da Kürtlerden sık sık söz eder oldu. Ellerinde dünya kadar olanak olmasına rağmen direnemediler. Yeni keşf etmiş gibi şimdi de Kürtlerin mazlumiyetinden ve haklarından bahsediyorlar. Erdoğan, Kemalist rejimin dibini oyarken Kemalistler kılını bile kıpırdatmıyor. kıpırdayacak halleri de yok zaten. Umutlarını Kürtlerin dinamik ve direngen ruhlarına bağladıkları görülüyor.
Kürtler bu kez kendi hakları için hareketlenecek gibi görünüyor. Aksi girişimler ihanet sayılır. 900 yıldır hep Türklerin başarısı ve huzuru için hareket ettiler. Selçuklu ve Osmanlı için defalarca savaşa girdiler. Ittihat ve terakki için Ermenileri katlettiler. Kendi kendilerini katlettiler. Insanoğlunun yaşayabilecegi en büyük zulmü yaşadılar. Aldatıldılar. Türkler Anadoluya geldiklerinden beri Kürtler hep onlara yardım etti. Ortak yanları sadece aynı dine inanmalarıydı. Herşey Bağdatta oturan Abbasi halifesinin ricasıyla başladı. Halife Kürt beylerinden müslüman Alpaslana Bizansa karşı yardım etmelerini istedi.
Ibn’ ul Nedim, Imaduddin el Isfahani, Ibn’ ul Devadduri gibi tarihçiler, Şaddadi ve Mervani gibi Kürt hükümdarlarının Alpaslana 13.000 civarında seçkin birlikler verdigini anlatır. Osmanlının yükselme dönemine bakıldığında yine Kürtlerin etkili düzeyde desteği görülür. Tüm Kürdistan ülkesinide istila eden ve Amasya diplerine kadar gelen Safeviler, Osmanlı yönetimini ürkütmüştü. Vezirlerinin yenilgi korkusu ile karşı çıkmasına rağmen, Yavuz Sultan Selim kendisini tehlike konusunda uyaran Kürt heyetinin başkanı Idris-i Bitlisi ile anlaşarak Safevilere karşı savaş açtı. 25 Kürt beyinin desteği ile Safevileri Tebrizin gerilerine kadar sürdü. Bağdata girdi. Mısırı aldı. Bu süreçte Yavuzun emri ile binlerce Alevinin katledildiği de bilinir. Zaferden sonra mükafat olarak beylikler yeniden yetkilendirildi ve beyliklerin hakim oldugu bölgeye resmi olarak Kürdistan denildi. Kürt beylikleri 2. Mahmut dönemine kadar uzun bir süre bölgedeki iktidarlarını korudular.
  1. Dünya savaşında Hicazda, Trablusgarbda ve Yemende 0n binlerce Kürt genci Osmanlının düşmanları ile savaşırken yaşamını kaybetti. Trablusgarbda öncü birlikler “Kürt Taburları”idi. Yemene savaşmaya sadece Muşlu Kürtler gitmişti. Sarıkamışta ölen Kürtlerin sayısı hala tam olarak bilinmiyor. En önemlisi Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşu…Bizans entrikalarına taş çıkaracak cinsten ayan beyan yalan ve kalleşlikle dolu. Savaşı yürütürken sadece islama güvendi. Ortada Millet diye bir şey yoktu. Kürt beylerini “ortak vatan” sözü ile kandırdı. Lozana gitmelerini şantaj, tehdit ve rüşvetle engelledi. Tapuyu alır almaz komplolar, siyasi cinayetler, katliamlar başladı. Ardılları günümüze kadar bu işi ustaca yapmayı sürdürdü.
Osmanlıcı siyasal islam ile Kemalistlerin hesaplaşması mutlaka yaşanacak. Direnişi, mücadelesi, deneyimleri ile herkesin saygı duyduğu bir güç haline gelen Kürtler, bu hesaplaşma sürecinden elbette etkilenecektir.
Kemalistler de siyasal islam da Kürtlerin bu süreci eli boş atlatmaları için ellerinden geleni ardına koymayacaklar. Öyle sinsi bir politika yürütülüyor ki kendi aralarında hesaplaşma sürerken bile Kürtler aleyhine meclise getirilen her türlü kararı, aralarında ki anlaşmazlıkları bir tarafa koyup topyekün desteklediler. Şimdiden baslamışlar zaten Kürt mücadelesini “Kimlik mücadelesi, ötekileştirme” şeklinde asağılamaya. Yağma yok!
“Devrimler firsatları değerlendirme sanatıdır” deniliyordu. Bu formül ulusal mücadeleler için de geçerlidir. Kendi hakları için gerekirse ‘şeytan’ ile işbirliğine gitmeli ve her firsat değerlendirilmelidir. Artık Türklerin refahını korumak, zaferlerine yardım etmek yerine, kendi haklarını almak ve Kürtlüğü özgür bir geleceğe taşımak esas alınmalıdır.
Türk rejimi tıkandı. Deyim yerindeyse “buraya kadar”… Bir mucize olmaz ise Erdoğan, kesinlikle muhalefeti ve Kemalizmi tasfiye edecek. Bu tasfiyeyi yavaş yavaş yapıyor. Sürece yayıyor. Uluslararası alanda meşru kalabilmek için şu an muhalefete ihtiyacı var. Yoksa varlığını ortadan kaldırmak için, dincisiyle, liberalistiyle, faşistiyle ve zorunlu olarak Kürdüyle ittifaka giren Kemalistleri, gözünü kırpmadan siyasal hayattan siler. Bunu kendine göre düzenlediği hukuk yolu ile olmazsa, şiddet yöntemleri ile de yapmaktan çekinmez. Erdoğanın kaybetmesi demek dünya siyasal islamın da kaybetmesi demektir. Bu nedenle onun uluslararası girişimleri dikkatlice izlenmelidir. Siyasal islamın sonunu uluslararası güçler hazırlayacaktır.
Yunanistana efelenmesine uluslararsı güçler ciddi şekilde karşılık verince, araştırma gemisini Antalya limanına çekerek barış dilenmeye basladı. Dünya onun bu çapsızlığını biliyor. Aklı sıra uluslararası dengeler ile oynayarak ayakta kalabileceğini sanıyor. Siyasal islami yerleştirmek için savaşa ihtiyacı vardır. Savaş için paraya, petrole ihtiyacı vardır. Güney Kurdistanı işgal manevraları bunun içindir. En küçük bir destek görürse eğer Musula kadar gitmesi ihtimal dahilindedir. Katar desteği Amerikanın düdük çalmasına kadardır. Ona güvenemeyecegini biliyor.
Süreç Kürtler açısından stratejiktir. Tercihini birlikten yana yapmalı, uluslararası desteği almaya çalışarak ne Kemalizme ne de siyasal islama alet olmayarak kendi çıkarlarının peşinden gitmelidir.
https://rojevakurdistan.org/kurtler-bu-kez-de-yardim-edecek-ml-2/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.23 01:40 hamhumsaralop Türkiye neden diktatörlükle yönetiliyor diyor(uz)um, neden akp karşı devrim yapıyor deniliyor. Buradaki genç dimağlara en kısa yoldan anayasa hukuku dersi.

Hükümet sistemleri kabaca ikiye ayrılır
1) Kuvvetler birliği olduğu sistemler
2) Kuvvetler ayrılığı olan sistemler
bu kuvvetler nedir?
devletin 3 ana organı vardır yasama, yürütme ve yargı.
kuvvetler ayrıllığı olan sistemler de kendi içinde 3'e ayrılır karma sistemi konumuzla alakası olmadığı için açıklamayacağım, nedir bunlar:
  1. yumuşak ayrılık olan sistem (parlamenter)
parlamenter sistem, yasama dediğimiz işi milletin oyuyla seçilen milletvekillerinin yaptığı, hükümeti de yani yürütme organının parlamento içinde kurulduğu bir sistemdir. yasama bu sistemde gensoru ve güven oylamasıyla yürütmeyi denetleyebilir. yürütme de erken seçim gibi kararlarla yasamayı denetleyebilir . iki başlı bir sistemdir, halkın verdiği oylarla seçilen milletvekilleri(1.derecede seçim) cumhurbaşkanını seçer(2.derecede seçim) cumhurbaşkanın meclise karşı sorumluluğu yoktur.
2) sert ayrılık olan sistem (başkanlık)
bizdeki yeni anayasa değişikliğiyle milleti kandırdıkları sistem budur. bizdeki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bu sistemin uzaktan yakından ilişkisi yoktur. çünkü bu sistemde devlet başkanı ile yasama organı olan meclis birbirinden sert bir şekilde ayrılır. abd'de trump bir yere elçi atarken bile meclisten onay alması gerekirken ülkemizde kanunla aynı derece sayılan ohal cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yasama direkt yürütmenin elinde bulunmaktadır. (normlar hiyerarşisine bakarsanız son cümleyi daha iyi anlarsınız)
kuvvetler birliği olan sistemler de ikiye ayrılır bunlar;
1) yasamada birleşme (1921 anayasında belirtilen meclis hükümeti sistemi)
meclis başkanı direkt devlet başkanıdır, savaş döneminde bu sistemle yönetildik. yasama ve yürütme meclisin tekelindedir 2. derece seçimle başkan seçilirdi başkan da kabinesini oluştururdu, ilk kabine belirlenmelerinde tek tek bakanlar oylanarak da yapılmıştır. ayrıca 1924'ten 1961 parlamenter sisteme geçinceye kadar ise karma hükümet sistemiyle yönetildik
2) yürütmede birleşme
işte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. bu yönetim biçiminin çok çeşidi vardır. bunlar; monarşi, otokrasi, despotizm, diktatörlük gibi.
bu sistemde meclis ve yürütme organı adından da anlaşılabileceği gibi yürütmenin başına bağlıdır. meclisin göstermelik bir işlevi vardır. şu an türkiyede olduğu gibi.
farkettiyseniz bu sistemlerde yargı hiç bir yerde yok. fakat türkiyede yargının bağımsızlığı da olmadığı için ağır bir diktatörlükle yönetilmektedir yorumunu çok rahat bir şekilde yapabiliriz. mecliste çoğunluğu ittifaklarla kuran akp zaten tamamen işlevsizleştirilmiş meclisi komple lağvetmiştir. ülkede yapılan, yapılacak çoğu şey cumhurbaşlanlığı kararnameleriyle tek kişinin elinde çıkmaktadır. cumhuriyetin kurucusu olan mustafa kemal atatürk'ün bile elinde olmayan yetkiler şu an recep tayyip erdoğanın elindedir. burada da arada sırada görüyorum, türkiye iran olacakmış yeaaa laksdkalsjdlakj diye dolaşan gerizekalıları.

ulan anasını avradını siktiğimin orospu çocukları harbi tehlikenin farkında değil misiniz lan?
iran devrimi nasıl oldu ucundan kıyısından araştıran insanın götü üçbuçuk atar. mollalar iranda solcu liberal kesimle birleşerek bir anda monarşi rejimini yıkıp sol ve liberal görüşleri tasfiye edip islam cumhuriyetini kurdular?
son olarak tehlikenin farkında mısınız sloganıyla dün ve bugün dalga geçen ne kadar lümpen orospu çocuğu varsa hepsinin anasını avradını sikeyim.
submitted by hamhumsaralop to KGBTR [link] [comments]


2020.07.16 12:21 eiselemon9 LGS 2020 SINAV SONUÇLARI

bugün itibariyle açıklanmıştır.
matematik alt testinin geçerliliğinin 0.30 (!) olduğu görülüp geçerliliği sınırdan yeterli sayılmıştır.
çünkü 0.29 olduğu düşünülemez komple ekibi tasfiye ederler. kısacası rezil insanlar , 13 14 yaşındaki çocukların psikolojisini yerle bir edip matematikten soğuttunuz için teşekkür ederim.
öğrencilerin %22 sinin ingilizce testinde hiç işaretleme yapmadığı görülmüştür.
uluslararası standartlara uygun soru hazırlayacağız diye bir nesil daha yıkıntı haline gelmiştir.
sınav beceri istiyor , ancak programda beceri temelli bir müfredat yoktur. böyle saçmalık da olsa olsa sadece güzel ülkem de mevcuttur.
teşekkürler...
submitted by eiselemon9 to KGBTR [link] [comments]


2020.06.28 16:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 9
https://preview.redd.it/zcsn2eeixn751.jpg?width=738&format=pjpg&auto=webp&s=a2a5bb17450b251273e45f66fe956b9450db2dd6

Marksizm 5.1

Marksistler:
  1. Sanayide, ticarette, para ve kredi sisteminde kapitalist temerküz bir ön evredir, sosyalizmin başlangıcıdır.
  2. Kapitalist müteşebbislerin – ya da en azından kapitalist şirketlerin – sayısı sürekli düşmektedir; özel şirketlerin büyüklüğü genişlemektedir; orta sınıf küçülmektedir ve yok olmaya mahkûmdur; proleterlerin sayısı sınırsız artmaktadır.
  3. Bu proleterlerin miktarı her zaman çok fazladır, o kadar ki aralarında her zaman işsizlerin bulunması gerekir; bu yedek sanayi ordusu yaşamın koşullarını düşürmektedir; tüketilebilenden daha fazlası üretildiği için aşırı-üretim meydana gelir. Bu yüzden, dönemsel krizler kaçınılmazdır.
  4. Birkaç kişinin elindeki muazzam servet ile kitlelerin yoksulluk ve güvencesizliği arasındaki orantısızlık sonunda öyle büyüyecektir ki korkunç bir kriz ile sonuçlanacaktır ve kitlelerin hoşnutsuzluğu o denli yoğunlaşacaktır ki kapitalist mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülebildiği ve dönüşmesinin zorunlu olduğu süreç yaşanırken bir felaket, bir devrim gelmek zorunda kalacaktır.
iddiasındadırlar.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
Marksizm’in bu ana ilkeleri anarşist, burjuva ve son olarak revizyonist bilim adamları tarafından sık sık eleştirilmiştir. Biri ister bundan memnun, isterse üzgün olsun, ikisi de aynı şeydir, eleştirinin aşağıdaki sonuçlarının doğruluğunu dürüstçe kabul etmeliyiz.
Kapitalist müteşebbislerle ilgili olarak kişi, kapitalist toplumun varlığının özellikle sayılarına bağlı olduğu varsayımı üzerinden konuşmamalıdır. Bunun yerine kapitalizmde kaç kişinin çıkarı olduğunu, kaç kişinin kapitalizm idaresinde dış geçimleri açısından görece refah ve güvenceye nail olduğunu konuşmalıdır. Bu, kapitalizmden çıkarı olanların ve genellikle, istisnalar olsa da düşünceleri, mücadeleleri ve haleti ruhiyeleri kapitalizme bağlı olanların meselesidir. Bunlar, ister bağımsız müteşebbis, ister iyi pozisyona sahip bir aracı, ister yüksek kademe bir memur olsun, isterse işçi, hissedar, emekli ya da her ne olursa olsun fark etmez. Burada, vergi verilerine ve diğer yadsınamaz gözlemlere dayanarak, sadece bu kişilerin sayısının düşmediği, aksine hem mutlak hem de göreceli olarak arttığı söylenebilir.
Özellikle bu sahada kişi, küçük şahsi deneyimlerden ve kısmi gözlemlerden genel sonuçlar çıkarmaktan ve duygularla yönlenmekten kaçınmalıdır. Elbette herkes mağaza zincirlerinin ve bazı yerlerde tüketici kooperatiflerinin yoğun bir biçimde küçük ve orta ölçekli tüccarları yok ettiğini görebilir. Göz önüne alınması gerekenler sadece yıkılan ve işten zorla çıkarılan tüccarlar değildir; daha çok, bağımsız olma cesaretine ve araçlarına sahip olmayanlardır. Mesele sadece, bağımsız-olmayan bu kişilerin büyük bir bölümünün hangi başlık altında sınıflandırılacağı, yani proleter olup olmadıklarıdır. Bu konu, aşağıda, doğrudan, biz “proleterler” kavramını incelerken ele alınacaktır. Bu türden tüm şahsi deneyimlere ve amatör mizaçların bireysel algılamalarına rağmen kapitalizmden çıkarı olanların sayısının hiçbir şekilde düşmediği, aslına bakılırsa yükseldiği inkâr edilemez.
Kapitalist şirketlerin sayısına gelince, bu sayının kesin olarak düştüğünü varsayabiliriz. Ancak eklemek gerekir ki bu düşüş yavaş ve önemsizdir ve hızlı ilerleme için hiçbir meyil göstermez. O kadar ki kapitalizmin sonunun, eğer gerçekten de söz konusu düşüşe bağlı olması gerekiyor ise, yine de binlerce yıl öngörülebilir olmayacaktır.
Yeni orta sınıf meselesi sık sık ele alınmıştır. Bu sınıfın varlığı inkâr edilemez. Hiç kimse, hiçbir zaman, orta sınıfın sadece bağımsız zanaatkâr, tüccar, küçük çiftçi ve emekli anlamına geleceğini yazmış değildir.
“Kim orta sınıfa aittir? sorusunu, “Proleter kimdir” sorusuna bağlayabiliriz. Marksistler tüm güçleriyle, adeta son emniyet halatına tutunur gibi şunda ısrar eder: mülk sahibi sınıfının bir üyesi bağımsızdır, kendi araçlarına ve kendi müşterilerine sahiptir. Öte yandan bağımlı bir proleterya, kendi araçlarına sahip olmayan ve mallarının ve hizmetlerinin alıcılarından bağımsız olmayan her kişidir. Artık bu açıklama yeterli değildir ve oldukça anlamsız sonuçlara yol açar. Yıllar önce, Berlin’in en büyük salonlarından birinde yapılan halk toplantısında meselenin bu yönünü Clara Zetkin ile tartışmış ve kendisine salonun sahibinin, büyük ihtimalle, bu tür tesislerin çoğu sahibi gibi, birasını teslim eden bira fabrikasına tümüyle bağımlı olup olmadığını sormuştum. Bu fabrikanın, salon sahibinin mekânı üzerinde ipoteği vardır; salon sahibi gelecek yıllar boyunca yalnızca fabrikanın biralarına hizmet etmek zorundadır ve masalar, sandalyeler, bardaklar fabrikanın malıdır. Salon sahibinin geliri yıldan yıla 30.000, 40.000 veya 50.000 Mark olacaktır. Bu kapitalist çağda, geleneksel terimlerin yetersiz kaldığı fonksiyonlar ortaya çıkmıştır. Salon sahibi ne işçidir ne de aracıdır. Fakat bağımsız olmadığı gibi kendi emek aracının da sahibi değildir. Proleter midir? – Herkes buna inanmak istemeyecek fakat aslında bu soruya benim cevabım evet idi: O, proleterdir. Bu yaşam standardı ya da toplumsal konum meselesi olamaz; sadece emek ve güvenlik araçlarının mülkiyeti meselesi olabilir. Kendi emek araçlarından mahrum bırakılan bu adamın varlığı oldukça güvensizdir.
Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir.
O zaman, oldukça basit ve pek de bilimsel olmayan bir dille proleter yaşam standardına sahip herkesin proleter olduğunu söylemek için kendime müsaade ettim. Elbette, her zaman en azın sınırında yaşayan varlık yüzünden en büyük sefalet içinde ailesiyle yaşayabilen, işsizlik zamanlarını atlatabilen, diğer yandan bilmeyerek yetersiz beslenme ile yaşam süresini kısaltan veya en azından kendisinin ve zürriyetinin canlılığını zayıflatan ve kendisi olmaksızın sanata, güzelliğe, özgür neşeye katılımın mümkün olmadığı mütevazı artı değer gelirini hiçbir zaman elde edemeyen işçiye kadar her tür olası sınıflandırma bulunmaktadır. “Proleter” kelimesinin genel itibariyle anlaşıldığı şekil budur ve biz de onu bu şekilde kullanacağız. İşin doğrusu Marksistler bile kelimeyi bu şekilde kullanıyor ve başka türlü de yapamazlar zaten. Tek fark şu ki bu proleterlerin kapitalizmden hiçbir çıkarı yoktur ve koşulları değiştirmekle (yani, tüm toplumun bakış açısına göre kendi çıkarlarını kavradıkları vakit) ilgilenirler. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur ve kazanacakları bir dünya vardır ifadesi yalnızca bu proleterlere uyar.
İş gücünün üst tabakalarında bile artık tümüyle proleteryaya ait olmayan iş kolları bulunmaktadır. Kitap ticaretindeki bazı işçi kategorileri, bazı inşaat işçileri, görece yüksek maaşlarına ve uygun çalışma saatlerine rağmen, konumlarının güvencesizliği ve daimi işsizlik tehdidi sebebiyle gene de proleterler arasında sınıflandırılmalıdırlar. Fakat kendileri için, kapitalizm içerisinde yaşam güvenliği açısından paha biçilemez değere sahip kurumları – sendikaları – vasıtasıyla bu dönemleri oldukça iyi bir şekilde atlatma araçları temin eden proleterler bu sınıflandırmanın dışındadır. Lakin bunun sınırda bir örnek olduğu kabul edilmelidir ve kaza, yaralanma ya da yaşlılık durumlarında yoksulluktan yeteri kadar korunmama tehlikesi yüzünden bunlar, gene de proleter olarak sınıflandırılabilirler.
Öte yandan, bir başka tabakada, yakıcı bir fakirlik içerisinde yaşayan fakat yine de kendilerine proleter denmemesi gereken kişilerin olduğu da söylenmelidir. Bunlar arasında yoksul yazarlar, doktorlar, askeri memurlar, vb. bulunmaktadır. Ağır mahrumiyet koşulları altında bunlar ya da bunların aileleri, kendilerine genellikle açlıktan ya da çorba sırasında bir tabaktan ya da bayat ekmekten korumayan bir kültür biçimi temin etmiştir. Buna rağmen bunlar kendi dışsal yaşam alışkanlıkları ve içsel servetleri bakımından proleterlerden farklıdırlar ve ister yalnız, sıradan isterse vahşi bir yaşam sürdürüyor olsunlar kendilerince bir sınıf oluştururlar. Laf arasında sayılarının büyük proletaryadan daha hızlı arttığı görünmektedir. Bunların bir kaçı, eğer iç kontrollerini kaybetmişlerse, zaman zaman proletaryanın en alt tabakasına batarlar, dilenci, berduş, pezevenk, dolandırıcı ya da müzmin suçlu haline gelirler.
Bununla birlikte, herhangi bir biçimde bağımlı olanların meydana getirdiği geniş kademeler arasında hiçbir şekilde proleter olmayan pek çok [sınıf] bulunmaktadır. Örneğin, hiç şüphe yok ki mağazalardaki işçiler arasında ne fiziken ne de zihnen proletaryadan farklı olmayan pek çok işçi vardır. Aynısı pek çok tasarımcı, teknisyen vb. için de geçerlidir. Alt kademe memurlar da kendilerince bir kategori oluştururlar; psikolojik bakış açısına göre kendilerine proleter yerine köle denmelidir. Parti memurlarının ve sendika memurlarının hangi kategoriye ait olduğunu açıklamayalım. Bunlar sayılarından ziyade nüfuzları bakımından ele alınmalıdırlar.
Şimdi, hiç şüphesiz, zengin gruba ait değillerse eğer, yeni bir orta sınıf oluşturan geniş, aslında giderek artan sayıda insana sahibiz. Mesela, mağaza işçileri, dal ve bölüm yöneticileri, müdürler, mühendisler ve yüksek mühendisler, temsilciler, satıcılar, vs. Bunların kapitalizmdeki rolü öyledir ki ne bunların proleterleşmesi ne de devrim yapması kendi maddi konumlarından ve mütekabil davranışlarından kaynaklanmayacaktır. Fakat yalnızca bu türden “proleterler” Marksizm için düşünülebilirler. Müstesna insanların ya da müstesna zihniyete sahip müstesna insan kitlelerinin var olduğu gerçeği, bu nedenle konunun bundan böyle doğrudan ve mekanik davranış ilişkisi ve dışsal konuma göre bir irade meselesi olmaması tam da Marksizm’in göz ardı ettiği ve bizim de yeniden-vurgulamamız gereken husustur.
Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Peki ya güvencesizlik? Güvencesizliğin kapitalist toplumun tüm üyeleri için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat bunun derecesini ayırt etmeliyiz. Kapitalizmde hassaten çıkarı olan belli bir tabakadan bahsediyoruz ve onlara kısaca kapitalist diyoruz lakin gerçekte hepimiz, hiçbir istisna olmaksızın, kapitalizm var olduğu müddetçe kapitalizmde paya sahibiz, onunla iç içe geçmişiz ve gerçekte kapitalist anlamda aktifiz. Buna proleterler de dâhildir. O halde bizler, güvence ile ilgili olarak bile gevşek ayrımlar yapmalıyız ve sadece esnek sınırlar çizmeliyiz zira soyut yapılarla değil tarihsel olarak verili gerçekliklerle uğraşıyoruz. Kendi emek araçlarını ve müşterilerini bir tarafa atmasalar da mülk sahibi tabaka arasındaki orta sınıfta sınıflandırmamız gereken pek çok kişi için güvencesizlik normal olarak sadece teorik bir olasılıktır ve uygulamada istisnadır. Ancak Marksistler gerçekte ince eleyip sık dokumadıkları ve kavramlar oluşturmadıkları ve fakat görünürde bilimsel bir dille kaderi ve belli tabakaların davranışını öngörme girişiminde bulundukları için – tüm açıklamalara rağmen kendi arzularını ve kendilerini kandırmayı ve yanlış teorileri sonuna kadar savunmayı tercih etmeksizin – oldukça kayda değer, yavaşça büyüyen sayıda bağımlı ve gene de kendi emek araçları olmadan, her şey göz önüne alındığında, proletere dönüşme tehlikesini bünyesinde hiçbir zaman barındırmayan kişilerin var olduğunu inkâr etmemelidir.
Bu bakımdan Marksizm’in kehanetlerinin kötü durumda olduğu şimdiden görünmektedir. Ve yine de kabullenilmelidir ki bu kehanetler, bir zamanlar yapılmış kehanetvari herhangi bir açıklama kadar doğruydu. Karl Marx, nadir coşku anlarında sahici kehanet ve şiirsel dil kullansa da ve genellikle bilimsel dil ve nadir olmayan biçimde bilimsel aldatma yöntemini benimsese de, kapitalizmin ilk yıllarındaki gözlemi temelinde, ilk kez görüşlerini oluşturup açıkladığı günlerde gerçek bir kâhindi. Fakat bunun anlamı şudur: o bir uyarıcıydı. Bir başka açıdan da kâhin idi, sadece bir uyarıcı olarak değil: nüfuz adamı olarak da bizzat kendisi gördüklerinin oldukları gibi kalmasını engellemede büyük bir rol oynadı, uyarıları etkisini gösterdi ve değişiklikler yapıldı. Kendisi bilmeden sözleri söylendi: Siz kapitalistler, eğer aranızdaki bu çılgın sömürü, bu hızlı proleterleşme ve vahşi rekabet sürerse, birbirinizi yiyip yutmaya devam ederseniz, birbirinizi proletaryaya iterseniz, teşebbüsleri pekiştirirseniz, şirketlerin sayısını azaltırsanız, bunların her birinin çapını arttırırsanız, o zaman her şey hızlı bir sona varmak zorunda kalır.
Fakat işler bu şekilde gitmedi. Kapitalizm bir yandan o kadar geniş çaplı dallanmış ihtiyaç çokluğu yaratmış, çok pahalı, orta fiyatlı, ucuz ve beş para etmez lüksü tatmin etmiş, öte yandan büyük endüstriler, endüstrileri desteklemek için öyle bir ihtiyaç doğurmuştur ki sonunda her teknoloji biçimi ehemmiyetli hale gelmiş, tümüyle yeni işler, mesela, ev ve köy endüstrileri, küçük ve orta ölçekli fabrikalar oluşmuş ve hatta kapı kapı gezen satıcılar ve satış temsilcilerinin sayısı bile azalmamışken özelleşmiş dükkânlar, küçük ve orta ölçekli olsalar da pek çok sahadan kovulmuşlar, buna mukabil başka yerlerde yeni imkânlar bulmuşlardır.
Rekabet mücadelesi katiyen soyut bir şemayı ya da şairane coşmuş umutsuzluğu her daim takip etmiş değildir. Halen tröstlerin ve kartellerin bütünleşmesine doğru olan büyük bir hareketinin göbeğindeyiz. Bu durum tartışmasız pek çok küçük firmayı müşterilerinden ve varlıklarından ettiği gibi pek çok orta-ölçekli, büyük ve çok büyük şirketlerin de tüketiciler için yaşanan acımasız yarışta kendilerini mahvetmek yerine, tüketicilere karşı ittifak içerisinde karşılıklı çıkarlarını tanımasını ve korumasını mümkün kılmıştır. Küçük tacirlerin de bunlardan öğrendiğini ve hayatta kalmak için kendi birliklerini ve kooperatiflerini oluşturduğunu görüyoruz. Bağımsız marangoz birliklerinin kendi büyük teşhir salonları bulunmaktadır ve bunlar büyük firmalarla rekabet etmektedir. Küçük tüccarlar, satın alım gruplarında bir araya gelmektedir veyahut fiyat sabitlemede anlaşmaya varmaktadır. Kapitalizm her yerde canlılığını muhafaza etmektedir ve tüketicileri sömürme ve piyasayı tekelleştirme amaçları için sosyalizme yol açan biçimlerin yerine, tam aksine gerçekten sosyalist kooperatif biçimini, karşılıklı işbirliğini kullanmaktadır.
Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir.
Devlet, yasama yoluyla kapitalizmin çeşitli ülkelerde sağlıklı ve güçlü kaldığını da gördü. Bir ülke içerisindeki karteller fiyat kırmanın yaşanmadığından ve adil olmayan rekabetin sınırlandığından emin olurken gümrük tarife politikası da bir ülkenin kapitalizminin diğerininkini yok etmesini önler. Milli gümrük tarife-yasası ve uluslararası anlaşmalar temayülü dünya pazarında artan bir şekilde eşit imkânlar sağlamaktır. Bu ticaret imkânı eşitliği görünüşe bakılırsa sadece serbest ticaret sisteminde temin edilmektedir zira halklar, ücret koşulları, medeniyetler, teknolojiler, doğal koşullar, fiyatlar ve mevcut kaynakların miktarı muhtelif ülkelerde aynı değildir. Gümrük tarife politikasının suni düzenlemelerle gerçek eşitsizlikleri dengeleme eğilimi vardır. Ancak bu sadece başlarda böyledir. Şu an için bu alanda faaliyet halen barbarcadır. Her devlet hala anlık gücünden faydalanmaya çalışır fakat bu eğilimin istikameti her halükarda nettir.
Ayrıca devlet üç aşağı beş yukarı tüm alanlarda kapitalizmin en kötü aşırılıklarının bertaraf edildiğini de görmüştür. Buna sosyal politika denmektedir. Çocukların ve gençlerin sömürüsü gibi kapitalizmin en kötü aşırılıklarına karşı işçileri koruyan yasalar tartışmasız bir şekilde belli bir koruma yaratmıştır. Başka yollarla devlet müdahalesi, düzenlemeler ve hükümler proleterlerin kapitalizmdeki konumunu iyileştirmiş ve böylece kapitalizmin kendi konumunu da iyileştirmiştir. Sosyal güvenlik yasaları, özellikle hastalık durumlarında aynı etkiyi yaratmıştır.
Fakat kapitalizm açısından bu yasaların ahlaki sonuçları asli etkilerine kıyasla çok daha önemliydi. Söz konusu yasalar hem proleter kitleler hem de politikacılar açısından gelecek hükümetler ile mevcut hükümetler arasındaki farkı bulanıklaştırmıştır. Devlet kendisi ve polisi için yeni bir iktidar alanı edinmiştir: fabrikaların denetlenmesi, işçi ve müteşebbis arasında aracılık, hasta, yaşlı, emekli proleterlerin bakımı, sadece iş tehlikelerine karşı değil bağımlı ve güvencesiz konuma karşı da koruma. Devletin ataerkil tavrı, vatandaşlar açısından devlete ve yasalarına duyulan çocuksu güveni güçlendirmiş ve artırmıştır. Kitlelerdeki ve siyasi partilerdeki devrimci ruh esasen zayıflamıştır.
Hem müteşebbislerin kendisinin hem de devletin üstlendiği [pozisyon], proleterler tarafından sadece hükümet yasalarında siyasi işbirliği yaparak değil kendi dayanışmaları içerisinde yarattıkları kurumlar aracılığıyla da devam ettirilmiştir. Marx ve Engels’in işçi sendikaları ile hiçbir ilgilerinin olmamasını istemeleri sebepsiz yere değildi. Bu profesyonel örgütleri faydasız, küçük burjuva çağının zararlı artıkları olarak değerlendirdiler. Ayrıca üreticiler olarak işçilerin sergilediği dayanışmanın bir gün kapitalizmin istikrara kavuşturulmasında ve muhafaza edilmesinde oynayabileceği rolü de muhtemelen hissetmişlerdi. İşçileri kader tarafından seçilmiş kurtarıcılar ve sosyalizmin icracıları olarak hareket etmekten alıkoyamazlardı fakat sanki kapitalizm altında yaşamaya zorlandıkları ve öyle ya da böyle bu hayatlarına ellerinden geldiğince şekil vermeleri gerektiği tek bir hayatları olduğunu düşünmelerini sağlayabilirlerdi. Bu bakımdan işçiler de, kendi sendika fonları üzerinden işsizlik, ikamet değişikliği, hastalık, bazen yaşlılık ve ani ölüm durumunda ortaya çıkan zorluklara karşı kendilerini korurlar. Müteşebbislerin, belediyelerin ya da özel istihdam kurumlarının şartlarına karşı kendi çıkarlarını muhafaza edebildikleri her yerde çıkarlarına uygun hızlı iş temin ederler. Müteşebbislerle işçiler arasında her iki tarafı da bağlayıcı uzun süreli ücret sözleşmeleri üzerinden güvenli ilişki oluşturmaya başlamışlardır. İşçiler günün gerçekliğine ve şartlarına göre hareket etmek için rahattılar ve hiçbir teori veya parti programı bunları yapmaktan işçileri alıkoyamadı. Aksine parti programları ve teoriler kapitalist çalışma koşullarının gerçekliği ile yaratılan bilgi araçlarını takip etmek zorunda kaldı. Çeşitli kamplardan her türde kuramcı ve idealist, maksatlı tedbirlerle işçileri, halihazırdaki acınası yalnız yaşamlarını temin etmelerini engellemek ister. Bu elbette başarılı olamaz. İşçiler, kitleler halinde, onur verici ve sevgi dolu sözcüklerle devrimci sınıf olarak adlandırılmaktan hoşlanır fakat bu onları devrimci yapmaz. Devrimciler kitleler halinde sadece devrim olduğunda var olurlar. Marksistlerin en kötü yanlışından biri, bunlar kendilerine ister Sosyal Demokrat ister anarşist desinler, bir devrimin devrimciler aracılığıyla elde edilebileceğini düşünmeleridir. Oysaki tam tersi doğrudur: devrimciler ancak devrim kanalıyla vücut bulurlar. Devrim halinde doğru sayıya sahip olduklarından emin olmak için birkaç on yıl boyunca devrimci yaratmayı, çoğaltmayı ve toplamayı istemek çocukça bir bilgiçlik ve işe yaramaz tipik bir Alman düşüncesidir. Devrimcilerin olmamasından korkmanın hiç gereği yoktur: devrimciler gerçekte bir tür kendiliğinden oluşan nesil ile – yani devrim geldiğinde ortaya çıkarlar. Fakat devrimin, yeni bir oluşturucu gücün gelmesi için yeni koşullar yaratılmalıdır. Bu koşulların en iyisi, kendilerine pekâlâ iyimser de denebilen (öyle olmak zorunda olmasalar bile) tarafsız insanlar, devrimin gelmek zorunda olduğunun kesin olduğunu düşünmeyen ve fakat yeni davalarının gerekliliğine ve adaletine derinden ikna olmuş, engelleri ve tehlikeleri aşılmaz ve kaçınılmaz görmeyenler tarafından yaratılabilir. Bu tür insanlar, en iyi ihtimalle araç olan devrimi istemezler; daha ziyade amaçları olan belli bir gerçeklik ararlar. Tarihsel anıların kötü etkileri olabilir: mesela insanlar gerçekleştirecekleri başka pek çok göreve sahipken, kendilerine Romalı ya da Jakoben süsü verebilirler. Hatta daha kötüsü Hegelcileştirilmiş Marksizm’in getirmiş olduğu tarihsel bilim türüdür. Gelmekte olan devrimi hiç düşünmemiş olsaydık kim bilir ne kadar zaman önce devrimi arkamızda bulurduk. Marksizm bize hiçbir şeyi anımsatmayan bir çeşit adım getirdi. Kişinin her zaman iki adım öne ve bir adım geriye atladığı ve bu eyleminin sonunda en azından bir miktar ileri doğru hareketle sonuçlandığı Echternach sıçrama işlemini bile sağlamamıştır. Marksizm devrimin amacına doğru kasti görünür hareketlerde bulunur fakat bu yüzden sadece ondan çok daha uzağa gider. Devrimi sonucuna göre tasavvur etmenin her zaman için ondan korkmaya eşdeğer olduğu sonunda anlaşılmıştır. Birine harekete geçerken ne olabileceğini düşünmesi değil ne yapması gerektiği tavsiye edilmesi uygundur. Günün talebi, tam da kalplerinin, arzularının, adaletlerinin ve muhayyilelerinin çalışmalarını çok temel ve çok radikal bir biçimde inşa etmek isteyenler tarafından karşılanmalıdır.
Elbette bu kişiler, yukarıda açıklandığı üzere bu son on yıllarda gözlemlediğimiz müteşebbisler, devlet ve işçilerin yaptığı gibi kapitalizmi yamamaktan farklı bir şeyler inşa etmelidirler.
İşçilerin örgütlerindeki, sendikalardaki mücadeleleri, yaşam içindeki durumlarını ve çalışma koşullarını iyileştirmek de bu bağlamın bir parçasıdır. İşçilerin kendi sendika fon sistemleri üzerinden, Marksistlerin önlenemez kaderleri dedikleri, üreticiler olarak müdahale ve düzenlemelerindeki kapasitelerinin nasıl olduğunu gördük. Fakat sendikaların bir diğer önemli görevi de halen müzakereler ve grevler yoluyla çalışma saatlerinin kısaltılması ve daha yüksek ücretler için mücadeledir.
Ücretleri yükseltme mücadelesi, ferdi üreticilerin tüketicilerin toplamına karşı – bu tüketiciler ne kadar çok ve birleşmiş olsalar dahi – her daim gerçek bir mücadeledir. Söz konusu üretici mücadelesine bir ara herkes ya da başkaları girdiği için bu, işçilerin kendilerine karşı verdiği bir mücadeledir. İşçiler ve işçilerin örgütleri, tümüyle amatör bir biçimde, aldıkları ücreti mutlak bir miktar olarak düşünme eğilimindedir. 5 Mark’ın 3 Mark’tan büyük olduğu şüphe götürmez. Elbette dün sadece 3 Mark alıp bugünden sonra ücret olarak gün başına 5 Mark alacak olan işçinin sevincini çok göremeyiz ya da anlamamazlık edemeyiz. Burada mesele sadece o işçinin üç, beş veya on yıl içinde sevinmek için hala bir nedeni olup olmayacağıdır. Zira para sadece fiyatların ve ücretlerin birbiri ile ilişkisinin ifadesidir. Bu tümüyle paranın satın alım gücüne bağlıdır.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler.
Elbette, ücret artışları, tıpkı vergiler ve gümrük tarifelerinin artışları gibi malların fiyatlarının artmasına sebep olur. Doğal olarak piyano-işçisi müteakip şekilde tartışma eğilimindedir: Piyanolar daha pahalı olmuşsa bundan bana ne! Ben daha yüksek ücret alıyorum ve piyano da satın almıyorum; ekmek, et, giysi ve konut vs. alıyorum. Dokumacılar bile örneğin şöyle diyebilir: Almam gereken malzeme daha pahalı olmasına rağmen, ihtiyaçlarımın sadece çok küçük bir kısmının pahalı olmasına neden oldum fakat kendi toplam ihtiyacımı karşılayacak olan bütün maaşımı arttırdım.
Şahsi bencilliğin bu ve benzeri itirazlarına cevap P.J. Proudhon’a borçlu olduğumuz temel, kapsayıcı biçim ile anında verilebilir: “Ekonomik meselelerde sıradan özel kişi için doğru olarak düşünülen [şey], kişi onu tüm topluma uygulamak istediği anda yanlışa dönüşür.”
Ücret mücadelelerinde işçiler, tıpkı kapitalist toplumun katılımcılarının hareket etmesi gerektiği gibi, dirsekleri ile savaşan benciller gibi hareket ederler ve tek başlarına hiçbir şey elde edemeyeceklerinden örgütlü, birleşmiş benciller olarak savaşırlar. Örgütlü ve birleşmiş işçiler ekonominin bir kolunun yoldaşıdır. Tüm bu dernek-şubeleri, birlikte, kapitalist mal pazarının üreticileri rolünü oynayan işçilerin toplamını oluşturur. Bu rolde işçiler, kapitalist müteşebbislere karşı olduğunu düşündükleri, gerçekte tüketiciler olarak kendi kapasitelerine karşı olan bir mücadeleyi sürdürürler.
Sözüm ona kapitalist, sabit, elle tutulur bir figür değildir. Kabahatin elbette çoğunun atfedilebileceği kapitalist bir aracıdır, fakat işçinin üretici olarak militanca ona yöneltmek istediği yumruklar hedefi ıskalar. İşçi vurdukça vurur, fakat sanki mücerret bir seraba karşı vuruyor gibidir ve yumrukları kendi geri düşer.
Kapitalizm içinden mücadelelerde sadece kapitalist olarak savaşanlar gerçek zaferler kazanabilirler, diğer bir deyişle kalıcı avantajlar elde ederler. Bir mühendis, müdür ya da satış elemanı şahsi özellikleri ya da bilgisi nedeniyle kendi işvereni için vazgeçilmez ise, bir gün şunu söyleyebilir: Şu ana kadar 20.000 Mark ücret aldım, bana 100.000 ver yoksa rekabetin safına geçeceğim! Bunda başarılı olursa, hayatının geri kalanı için belki de son zaferi elde etmiş olacaktır. Bir kapitalist gibi hareket etmiştir. Bencillikle bencilce savaşmıştır. O halde bir bireysel işçi kendisini zaman zaman vazgeçilmez kılabilir, hayat içindeki konumunu iyileştirebilir ya da tümüyle servet alanına geçiş yapar. Fakat işçiler kendi sendikalarında mücadele ettikçe kendilerini sayıya indirger; her biri şahsen önemsizleşir. Bu nedenle işçiler çarkın dişlisi olarak rollerini kabul ederler. Sadece bir bütünün parçaları olarak hareket ederler ve bütün onlara karşı tepki verir.
Böylelikle üreticiler olarak işçilerin mücadeleleri tüm malların üretiminin daha pahalı hale gelmesine sebep olur. Bu enflasyon, kısmen lüks malları etkilese bile, çoğunlukla zaruri kitle ihtiyaç mallarının fiyatlarında artış ile sonuçlanır. Doğrusu bu fiyat artış orantılı değil orantısız olur. Ücretler yükseldiğinde fiyatlar orantısız artar; ücretler düştüğünde ise fiyatlar orantısız bir şekilde yavaş ve az düşer.
Sonuçta bir süre sonra işçinin bir üretici rolü ile mücadelesi gerçeklikte tüketici olarak işçilere zarar verir.
Bu, pek çoğu için hayatı daha da güçleştiren yaşamsal maliyette olağandışı enflasyondan dolayı tümüyle ya da çoğunlukla işçilerin kendilerinin suçlanabileceği anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok sebep vardır ve bencillik her zaman kabahatlidir, zira hiç genel ekonomi ve dolayısıyla kültür tanımaz. Bu faktörlerden biri, bu mücadelede en alt seviyede bile olsa kapitalizmin üyesi olmaya açıkça rıza göstermiş üreticilerin mücadelesidir. Kapitalistlerin kapitalistler olarak yaptığı her şey temeldir; işçilerin kapitalistler olarak yaptığı her şey proleterce temeldedir. Elbette ki bu ifade sadece onların rezil bir rolü kabul ettikleri anlamına gelir. Bu, onların rolleri dahilinde ve haricinde düzgün, cesur, yüce gönüllü, kahraman olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. Hırsızlar bile kahraman olabilir, fakat ücret ve fiyat artışı mücadelelerinde işçiler bilmeden hırsızdırlar, kendi kendilerinin hırsızıdırlar.
Kimileri sendikaların grevlerle sadece ücret artışları için değil çalışma saatlerinin kısaltılması, diğer işçilerin şikâyetleri ile dayanışma sergileme, çalışma belgeleri, vs. için de mücadele ettiğini işaret edecektir.
Buna cevap şudur ki bu bağlam içerisinde tek ilgili etken ücret artışıdır ve bizim burada sendikalara karşı savaştığımızı düşünmek bariz bir yanlış anlaşılma olur! Ah hayır! Sendikaların kapitalizm içerisinde tümüyle gerekli bir örgüt olduğu burada kabul edilmiştir. Burada gerçekte ne söylenmekte olduğunun nihayetinde anlaşılmasına müsaade edin. İşçilerin devrimci bir sınıf olmadığı, fakat kapitalizm altında yaşaması ve ölmesi gereken bir grup yoksul gariban olduğu burada kabul edilmiştir. Belediyelerin, devletin “sosyal politikasının”, işçi partisinin proleter politikalarının, işçi sendikalarının proleter mücadelesinin ve sendika fonunun, hepsinin işçiler için ihtiyaç olduğu burada teslim edilmiştir. Ayrıca yoksul işçilerin, bütünün çıkarlarına, hatta tüm emek gücünün çıkarlarına her zaman saygı gösteremediği de kabullenilmektedir. Çeşitli ekonomik sektörler kendi bencil mücadelelerini vermelidir, zira her sektör diğer sektörlere nispetle azınlıktır ve artan geçim gideri enflasyonunu göz önünde tutarak kendisini savunmalıdır.
Fakat burada tanınan, teslim edilen ve kabul edilen her şey, işçilerin üretici rollerini kapitalizmin yoksul, en alt seviyesi olarak değil de devrimin ve sosyalizmin kader tarafından seçilmiş taşıyıcıları şeklinde anlamak isteyen Marksizme bir darbedir.
Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Burada söylüyorum: Hayır! Tüm bunlar, işçiler kapitalizmden nasıl çıkılacağını anlamadığı müddetçe kapitalizm altında gereklidir. Fakat tüm bunlar sadece kapitalizmin fasit döngüsü içinde daire çizmeye neden olur. Kapitalist üretim içerisinde ne olursa olsun sadece kapitalizmin daha derinlerine sürükler ama ondan çıkışı asla sağlamaz.
Aynı şeye bir başka açıdan bir kere daha bakalım. Kapitalist – Marx ve diğerlerinin kapsamlı şekilde ve pek çok değerli, ayrıntılı pek çok tanımla gösterdikleri gibi – işçilere karşı gasp suçu işlemektedir; kapitalist eylemleri ile sizin hiçbir emek aracınızın, hiçbir iş-yerinizin ve teşebbüs aracınızın olmadığını; işçilerin büyük sayılarda, genellikle ihtiyaçlarından daha fazla sayıda olduğunu o yüzden onların önerdiği ücrete çalışmaları gerektiğini söyler. Kapitalistler, açık bir anlaşmaya ihtiyaç duymaksızın, işçilere karşı basbayağı aynı davranışı sergilerler, fakat ulusal ve uluslararası ölçekte birbirlerine karşı sert bir rekabette kilitli kalırlar. Bundan iki dizi gerçek çıkar: düşük ücretler ve düşük fiyatlar. Fakat eğer işçiler bu gaspa karşı ihtiyaçtan ve doğru bir şekilde birleşir ve cevap verirse – Yüksek ücret ödemeyi reddederseniz hiçbirimiz çalışmayacağız – o zaman sonuç şu olur: yüksek ücretler ve yüksek fiyatlar. Bunun üstüne kapitalistler de önce karşılıklı destek ve işçilerin baskısına karşı güvenlik için, ikinci olarak ücret sabitleme için kartellerle birleşirse, o zaman ücretleri artırmak çok daha güç, fiyatları yükseltmek ise çok daha kolay olacaktır. Ardından ucuz yabancı rekabete karşı gümrük-koruma gelecektir. Bazen de yabancı ülkelerden veya en azından kırsal bölgelerden ucuz, talep sahibi olmayan işçilerle, ya da erkek işçilerin kadın işçilerle, vasıflı işçilerin vasıfsız işçilerle, el emeğinin makinelerle ikamesi gelecektir. Görülebileceği üzere kapitalizmin, işçiler fiyatları değil de sadece ücretleri etkileyebildikleri müddetçe, her zaman avantajı olacaktır.
Bu bakımdan eğer işçiler kapitalist mal pazarı için üretici olarak rollerini sürdürürse ve fakat buna karşın kendi durumlarını radikal bir biçimde iyileştirmek isterlerse, diğer bir deyişle kapitalin çıkarlarından kendileri için bir pay alırlarsa, bu durumda ücretleri ve aynı zamanda düşük fiyatları hedeflemekten başka bir seçenekleri kalmaz. İşçiler, sosyalist örgüt biçimini, bir kooperatifi, kendi tüketimlerinin hizmetine koyup böylelikle aracıların bir kısmını yaşamdaki ihtiyaçlarının bir kısmından – gıda, konut, giysi, ev eşyaları vs. – tasfiye edebildikleri takdirde, kendi kendine-yardım ile belli bir dereceye kadar, kapitalizm içerisinde bile bu yönde hareket edebilirler. Dolayısıyla sendikalarda örgütlenen, görece yüksek ücret alan işçiler, tüketici kooperatiflerinde (buna konut kooperatifleri de dâhil) görece düşük fiyatlarda ihtiyaçlarını karşıladıklarında başarılarının bir kısmının keyfini gerçekten de çıkarma şansına sahip olurlar.
Kapitalist kârın bir kısmını işçilerin ellerine aktarmanın bir başka radikal yolu, diğer bir deyişle, servetin müsaderesi, devlet ya da belediye yasası ile eşanlı asgari ücret ve azami fiyat belirlemektir. Bu, orta çağ komünlerinin aracılığıydı ve Fransız devriminde – gerçek başarı olmaksızın – fiilen denendiğinden daha çok önerilmişti. Hadi koşulların tümüyle farklı olduğu ve tabiri caizse gerçek kültürün ve toplumun olduğu Orta Çağlar’ın komünal politikalarına itibar etmeyelim. Bu tür bir servet müsaderesi belki sert geçiş zamanlarında geçici olarak tavsiye edilebilir bir devrimci sınıf politikasıdır fakat en fazla sosyalizme giden yolda sadece küçük bir adımdır, sosyalizmin kendisi değildir zira sosyalizm kesinlikle sert bir cerrahi müdahale değil, daimi sıhhattir.
Her iki izlenen yolda – sendika ücretleri ve kooperatif fiyatlarının bileşimi ile eş anlı yüksek ücret ve düşük fiyat sabitleme yasası – amatörce ve sadece geçişsel kapitalizm ve sosyalizm alaşımına sahiptir. Tüketimin örgütlenmesi sosyalizmin başlangıcıdır; üreticilerin mücadelesi kapitalizmin çürüme belirtisidir. Yüksek ücretler ve düşük fiyatlar eşanlı, ürkütücü bir uyuşmazlıktır ve kapitalist bir toplum, hükümetin yüksek ücret ve düşük fiyat uygulamasından daha fazla, güçlü bir sendika hareketi ve sağlam bir tüketici-işbirliği hareketinin eşanlı etkilerini atlatamaz.
Böylesi sabitlenmiş bir para değeri – ki her iki durumda da sahip olacağımız şeydir – korkunç bir patlama tesis edecektir ve devlet ve toplumun iflasının başlangıcı olacaktır.
Bu şiddetli bir devrimin işareti olabilir fakat elbette bir kez daha kapitalizm paçasını kurtaracaktır. Bugün bile sendika ve kooperatif hareketlere yan bakılmaktadır. Sendikalar her zaman devrimci çalkantının bir unsuru olmuşlardır ve içkin bir genel grev çağrısı yapma temayülüne sahiptir. Kooperatifler sosyalizme doğru mütevazı ve bilinçsiz olsa da bir ilk adımdır. Eğer bu iki hareket daha güçlü ve daha saldırgan olup bütünleyiciliğinin farkına varırsa, o zaman ekonomideki felç öyle bunaltıcı bir şekilde tehdit eder ki bir emniyet vanasının açılması gerekir ve her iki ekonomik alandaki koalisyon ya sınırlandırılır ya da tümüyle yasaklanır.
Hiçbir toplum ne yüksek ücretler ve düşük fiyatlarla ne de düşük ücretler ve yüksek fiyatlarla var olamaz. Görece barış zamanlarında, kapitalistler ve işçiler kendi kör şahsi bencillikleri içinde yüksek fiyatlar ve yüksek maaşlar ve ücretler peşinde koşmaktan kaçınmayacaktır ve böylelikle lükse tamahı ve tatminsizliği, yaşamdan memnuniyetsizliği, para elde etmede güçlükleri, iş durdurmaları, kronik krizleri ve ekonomik durgunluğu çoğaltacaktır. Devrim sırasında eğilim, 1848’de Proudhon’un müthiş bir şekilde ve fakat başarısızlıkla savunduğu gibi, düşük fiyatlar! düşük gelir! düşük ücretler! olacaktır ve inşallah bu sefer bu düşünce galip gelecektir. Özgürlük, mobilite, neşeli bir haleti ruhiye, daha hızlı para dolaşımı, daha kolay bir yaşam, mütevazi neşe ve saf masumiyet ile sonuçlanacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5524
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.17 03:24 karanotlar Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı

Efendinin suçunu üstlenmek: Kürtler ve Ermeni soykırımı
https://preview.redd.it/xed32w0j68z41.jpg?width=736&format=pjpg&auto=webp&s=52bbf5262977a3a4edc0698f8bee2a74a926fc07

Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum.

Sedat Ulugana
“Soykırım”, fizikî yok oluşu öngördüğü gibi ruhsal yitimi de ifade eder. 1915 Ermeni Soykırımı, her iki özelliği de güçlü bir şekilde ihtiva eder. Bununla birlikte Ermeniler üzerinde gerçekleştirilen her iki yok edişe rağmen “soykırım” ifadesi, görece yeni sayılır. Ermeniler özelinde gerçekleşen olaylar, 1800’lerin ortalarında “terör”, yüzyılın sonuna doğru “katliam” ve Yahudi Holokostu sürecinden sonra “jenosid”, yani “soy”un kendisini bitirmeye dönük siyasal bir proje olarak tanımlandı. Kuşkusuz, mezkûr tarihsel gerçeğe dair binlerce metin yazıldı. Ancak bunların çoğunun hakikat tözüne tümüyle yaklaşmayı başaramadığı ileri sürülebilir. Zira ilkin sözlü kolektif hafıza es geçiliyor sonra da bir taraf aklanmaya ya da suçlanmaya çalışılıyor. Bundan da ilginç olan şey, bu soykırımın suçunu Kürde yıkmak ya da kimi Kürtlerin efendiler adına suçu üstlenmeleridir. Burada, Fırat Aydınkaya’nın “Sekiz Soruda Ermeni Soykırımı ve Kürtler” başlıklı yazısı vesilesiyle söz konusu olguya yoğunlaşmaya çalışacağım.
Ne zaman Ermeni Soykırımı söz konusu olsa, Türk tarihçi çevre ve kurumları hemen belgeleri açma argümanını ortaya atarlar. Ancak zaten “soykırım” niyet bazında bir proje olarak öngörülüp icra edildiği için, soykırımcı elinden geldiğince “kanıt” niteliği taşıyan her şeyi (buna ölü insan bedeni de dâhil) yok etmeyi esas alır. Nazi kampları, Dersim, Zilan, Ruanda ve Bosna örneklerinde bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Ama soykırımcının yok etmeyi bir türlü başaramadığı veri, kolektif hafızayı sarıp sarmalayan “söz”dür. Onun için maddi kanıt bulunsun ya da bulunmasın, Anadolu ve Kürdistan’daki devasa kolektif hafıza, bize bu topraklarda soykırımların yaşandığını söylüyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere dönük gizli ajandasının olmadığına şahsen inanmadığım gibi bazı çevrelerin “katliam savaş yıllarında spontane gelişti” tezine de katılmıyorum. Soykırım kavramsal olarak içinde muntazam bir programı ve disipline edilmiş bir çerçeveyi barındırır. Ancak Ermenilere dönük katliamlara bakıldığında “plandaki eksiklikler” göze çarpar. Bunun başat nedeni, yerelin iradesinin çoğu zaman merkezin iradesinin önüne geçmesidir. Bu sadece Ermeni katliamlarına özgü bir şey değil, disipline edilemeyen Osmanlı idaresinin kadim bir özelliğidir. İşte Kürde soykırım suçunu yıkma girişimi tam da buradan, yani yerelin iradesinin görünür olduğu noktadan el alıyor.
Bazı çevreler ellerinde “Kürtlerin azımsanmayacak bir kesiminin soykırıma katıldığına dair yeterli derecede bilgi ve kanıt olduğunu” iddia ediyorlar. Bizim elimizde olmayıp onların elinde bulunan “bilgi ve kanıt”ları merak ediyorum doğrusu. Yine “hiç de azımsanmayacak önemli bir kesim” ibaresini neye dayanarak ve nasıl tespit ettiklerini de anlayamıyorum. Öte yandan tarihsel olarak “Ermenilerle Kürtlerin arasında ölümcül gerginliğin olduğu birçok yerin mevcut olduğu” tezi de son derece sorunludur. Şayet kastettikleri yerler Bitlis ve Van vilayetleri ise, meselenin tarihsel ve toplumsal çerçevesini deşmekte yarar var.
Bazı akademisyenlerin iddialarının aksine her iki vilayette de Sünni Kürtler total nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Bitlis vilayetinin kadim coğrafyası Mervanîlerden çok sayıda Kürt mirliğine (Bitlis, Hîzan, Şîrvan, Xerzan/Garzan, Hezo, Çapakçur, Karni, Zirki) ev sahipliği yaparken, Van kalesi ve etrafındaki şehri dışarıda tutarsak, birden fazla Kürt mirliğinin (Hekari, Westan, Miks, Bargirî, Mehmûdî ve kısmen Bazîd) etkinlik sahalarını görürüz. Ermeniler “reaya” yani Kürtlerin deyimi ile “fileh” (fellah/çiftçi) kesimini oluştururken, Kürtler “aşiret” olarak konuşlanıp daha çok mirin “talan ekonomisi”nde operasyonel güç olarak kullanılır. Talan, bu süreçte içsel bir aksiyonu içermez, yani bazı Osmanlı tarihçilerinin çarpıttığı gibi, mirlik sahasındaki aşiretin yine aynı mirlik sahasındaki Ermeni köylüyü talan etmesine değil, mirin düşmanına dönük dışsal bir aksiyon söz konusudur.
Kürtler ve Ermeniler arasındaki bu klasik ve yaygın tarihsel ilişki, Kürt mirlerinin tasfiye edildiği 1850’lere kadar sürdü. Mirlerin tasfiye edilmesinden sonra, Kürt coğrafyasındaki aşiretlerin yapısı değişti. Bu süreçte “tekrar-aşiretleşme” yaşandı, İstanbul’dan gönderilen “kırmızı fesli efendi” etkili olamadı, siyasal ve sosyal boşluğu Mevlâna Halit’in “şeyh” halifeleri doldurmaya çalıştı. Bu şeyhler işe koyulurken, özellikle muazzam derecede iç içe geçmiş olan Kürt-Ermeni toplumunun silikleşen dinî kodlarından “mustarip”lerdi. 1860’larda Kürt aşiretlerinin azımsanmayacak bir kısmının Êzidî olduklarını da hesaba katarsak, şeyhlerin işlerinin ne kadar zor olduğunu görürüz. Bu süreçte şeyhler özellikle Kürt aşiretlerini yeniden Sünnileştirmeye çalışarak işe başladılar ve bu süreci Hristiyan karşıtlığı üzerinden gerçekleştirdiler. İşte Halidî Norşin Şeyhi Diyaddin’in (Şeyh Hazret) Ermenilerle mukim Muş ovasından geçerken, “kötü kokuyorlar” diye burnunu kapatıp, Badikan aşireti muhitine vardığında “cennet gülü gibi kokuyor” diyerek elini burnundan çekmesi buna delalettir. Velhasıl Sünnileştirme, Hamidiye Alayları sürecini de içine alarak 1900’lerin başına kadar aralıksız sürdü ve bu süreç, Ermenilerden önce, Kürtlere dönük bir projeydi. Nitekim bölgeyi ziyaret eden Safi Paşa, Garzan’daki Ermenilerin çoğunluğunun Ermenice bilmediğini, Kürtlerin ise sadece ismen Müslüman olduklarını ama daha çok Ermeniler gibi yaşadıklarını görünce şaşkınlığını gizleyememişti.
1900’lerin başlarında Hamidiye Alayları menşeli birkaç elit Kürt ailesini saymazsak, Kürtler ve Ermeniler arasında düşmanlıktan ziyade, dayanışma ve ortak yaşam ruhu mevcuttur. Elbette bu süreçteki Hamidiye Alaylarının talan seferlerini ve kitlesel katliamlarını göz ardı etmemek gerekir. Mirlik nostaljisi yaşayan Hamidiye Alayları, bir Osmanlı projesi olarak sadece Ermenilere dönük talan seferlerine girişmediler, Hamidiye sisteminde kendisine yer bulamayan aşiretlere de saldırdılar ve bölgelerini yağmaladılar. Bununla yetinmeyip birbirleri ile de savaştılar ve birbirleri yağmaladılar. Bu bağlamda Hesenan-Heyderan ve Sîpkan çatışmaları hemen akla gelmelidir.
Hamidiye şiddeti, Ermeni modernitesi için de güçlü dayanaklar ortaya çıkardı. Taşnaksütyun (Ermeni Devrimci Federasyonu), siyasal bir oluşum olarak ortaya çıktığında, Ermeniler nezdindeki Hamidiye nefretini genelleştirip, bu nefreti umum Kürtlere mâl etmeyi başardı. Döneme dair Osmanlı arşivinin sıkıntılarını göz önüne alarak naçizane şu öneriyi yapabilirim: Özellikle Van ve Bitlis’teki Rus, İngiliz ve Fransız viskonsolosların tuttukları notlara ve kaleme aldıkları gözlem raporlarına bakılabilir. Bu dönemde Taşnaksütyun son derece çelişkili bir politika yürütür. Hareketin bir kanadı Kürtlere dönük barışçıl bir programı savunup bu program çerçevesinde “Kürt aydınlanması ve modern Kürt kimliğinin oluşum süreci”ne katkı sunmayı teklif eder. Öbür kanat ise, Bizans’la hem-zaman olan Büyük Ermeni İmparatorluğu’nun tekrar tesis edilebileceğini ve bu nostalji uyarınca “dağlı vahşi Kürtler”in bu “ata yurdu”ndan kovulması gerektiğini savunur.
Meşrutiyet (1908) yani “Jöntürk Devrimi”, bütün Osmanlı sahasında olduğu gibi Kürt-Ermeni ilişkilerinde de mühim bir kırılma noktasına tekabül eder. 1908’e kadar hilafetin sadık hizmetçisi Hamidiyeli Kürtler, Al-i Osman devletinin sadık kulları iken, 1908’den sonra “zalim Abdülhamit rejiminin suç ortakları” ve “meşrutiyet/aydınlanma karşıtı gericiler” olarak kodlandılar. Hakeza 1908’e kadar devlet için Ermeni cenahı “fesad yuvası” iken, 1908’den sonra nispeten ve kademeli olarak “Abdülhamit rejimi döneminin mağdurları”na dönüştü. Kuşkusuz bu dönüşümün mimarı da Taşnaksütyun’dur. Nitekim, Taşnaksütyun’un mühim isimlerinden Rupen Paşa, Muş ovasında düzenli Osmanlı birliklerine karşı savaşırken, “meşrutiyetin ilanı” haberini bir çatışma esnasında Osmanlı askerlerinden alır ve birkaç gün sonra Muş’a inerek, Muş ahalisinin tezahüratları eşliğinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın afili kadrolarından birine dönüşecek olan İttihatçı Ömer Naci ile birlikte resmî askerî geçite katılır ve “soykırımın taşra organizatörü” olarak nitelendirilen Hoca İlyas Sami ile kucaklaşır. Aynı şekilde pek de “Kürtlük” iddiası olmayan Hoca İlyas Sami ile Keğam Garabetyan, İttihat Terakki Cemiyeti-Taşnaksütyun ittifakı boyunca (1908-1914) her seçimde Muş mebusları olarak Mebusan Meclisi’ne seçilirler.
Söz konusu süreçte artık “günah keçisi” Hamidiye Alayları özelinde Kürtlerdir. Meşrutiyet’in ilanı ile Kürt elitleri elimine edilmeye çalışılır. Kör Hüseyin Paşa İran’a kaçar, (1909’da Muş hapishanesinde zehirlenerek öldürülen) Hesenanlı Rıza ile kardeşleri Fetullah ve Seyyid Ali tutuklanır, Kürt Teavvün ve Terakki Cemiyeti’nin büroları teker teker kapatılır. Muş Murahassı naibi Rahip Vartan, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) merkez bürosuna göndermiş olduğu bir ihbar mektubunda “toplantı yapan Kürtler Meşrutiyet idaresine karşı ayaklanacaklar ve bu süreçte de Ermenileri katledecekler” diye yazar. Rahip Vartan ihbar mektubunda, iki cihan bir olsa yan yana gelemeyecek olan ve yıllardır birbirleri ile kan davalı olan Heyderan, Cibran, Hesenan ağalarını, daha etkin bir mürit ağı için birbirleriyle rekabet edip birbirlerinin fetvalarını “batıl” ilan eden Gayda, Norşin, Küfra tekkelerine bağlı şeyhler ile bir araya getiriyordu! Daha sonra İTC’nin gizli ajanları tarafından yapılan tetkikatlar neticesinde anlaşılacaktı ki böyle bir toplantı hiç gerçekleşmemişti!
Aydınkaya, Taşnaksütyun-İTC seçim ittifakı döneminde boy veren Kürt entelijensiyasının “o dönemki ittihatçıların kıyıcı diskuruna başvurarak Ermeniler için ‘dahili düşman’ tabiri kullandığı” iddiasını görünür kılmak için kadim bir hanedan olan Bedirhanîlerden gelen Salih Bedirhan’ın “Rojî Kurd” dergisinde 1912’de yazmış olduğu bir makaleye atıf yapıyor. Salih Bedirhan’ın yazısının genelinden cımbızlanarak alınan bu ibare üzerinden dönemin Kürt entelijensiyasını soykırım konusunda mahkûm etmeye dönük bu “kanıt” niteliğindeki cümlelerin, her gün düzenli olarak İstanbul, Paris ve Londra olmak üzere onlarca merkezde günlük ve haftalık yayın yapan Ermeni neşriyatının Kürtlere dönük hamasi ve ırkçılığa varan yazılara karşı yazılmış fevri bir cevap olduğunu hesaba katılmıyor.
Bedirhanileri “soykırım” üzerinden mahkûm etmeye çalışan kesimler, aynı aileye ve entelektüel kategoriye dâhil olan Abdurahman Bedirhan’ın “Pro-Armenia” ve “Kürdistan” gazetelerinde yayınlanan ve Ermeni mücadelesini öven yazılarının Geliyê Guzan’da bir Ermeni fedainin üstünde yakalandığından haberi olmayabilir! Aynı Salih Bedirhan’ın Erciş’teki Timur, Emin ve Hüseyin Paşalara, “Ermenilere asla zulmetmeyiniz” başlıklı bir mektup gönderdiğinden de haberi olmayabilir! Yine Fransız rahip Bonte’nin iddiasına göre istihbaratçı olduğu sanılan Rus gazeteci M. Berezowsky, 1913 baharında Siirt’te Yusuf Kamil Bedirhan ile görüşmüştür (Yusuf Kamil, bu görüşmeyi de daha sonra doğrulamıştır). Rus gazeteci, kendisine Rusya’nın Kürtlere “bağımsızlık tanıma” niyetinde olduğunu ve bunun için kendilerine silah yardımı yapılacağına dair teminat vermiştir. Bu teminata karşılık ise Bedirhan’dan öncelikle Ermenileri katletmelerini istemiştir. Bedirhan, “katliam” talebine şiddetle karşı çıkmış ve görüşmeyi ivedilikle Fransızlara bildirerek Rusların Ermenilere dönük bu örtülü projesini teşhir etmişti. Fazla değil, bir yıl sonra olgunlaşan Kürt hareketinin bir meyvesi olarak, Bitlis’te bir Kürt başkaldırısı cereyan edecekti ve Halife Selim’in işbirliği, hiç olmazsa tarafsız kalınması yönündeki dostane mektuplarına rağmen Taşnaksütyun özelinde Ermeniler silahlanıp “Bitlis İsyanı”nın bastırılması için İTC ile kol kola Kürtlere karşı savaşacaklardı. Fransız viskonsülün deyişi ile “Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali’nin dar ağacında asılı bedenlerini gören Kürtler sadece İTC’yi değil ittifak yaptığı Taşnaksütyunu da sorumlu tutacaklardı.” Elbette İTC-Taşnaksütyun ittifakı, bununla da yetinmeyip, günümüzde hâlâ Van yöresinde söylenen “Şekir Ağa” stranına ilham kaynağı olan, dönemin Kürt hareketinin mühim kadrolarından Hertoşili Şekir’i öldürecekti. Belki de aslen Bitlisli olan Xelîl Xeyalî, “Ermenileri dahil düşman görüp onlara (kurmê darê) yakıştırması”nın nedeni, bu gelişmelerdi!
Aydınkaya, soykırım yıllarında asker kökenli Kürt aydınlarının Osmanlı ordusu saflarında bulunduğunu ileri sürerek bu aydınların soykırımın aksiyon safhasına katılmış olduklarını ileri sürüyor. Oysa bu yıllarda “Ordu saflarında bulunma” hali sadece Kürt aydınlarına özgü bir durum değildir. Torosyan gibi Ermeni kökenli subayların yanı sıra onlarca Arap, Türk, Arnavut, Boşnak ve Çerkez aydın da savaş cephelerindeydi. Yıllardır soykırıma katılmak ve hatta yönetmekle ile itham edilen Cibranlı Halit Bey ise, bu süreçte Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadığı muhitlerin çok uzağında, Filistin cephesindedir. 1916’nın sonlarında bölgeye gelecek ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili son anda Deli Halit Paşa’nın elinden kurtarıp Aras boylarına götürecektir. Kadri Cemil Paşa ve İhsan Nuri’nin de Iğdır ve Kars civarında yüzlerce Ermeni sivili kurtardığını biliyoruz. Hesen Hişyar Serdî’nin çocukları kurtarmak için canı pahasına jandarmalara karşı direndiğini biliyoruz.
Aydınkaya hızını alamamış, Kürt edebiyatından da bir örnek vermek istemiş ve Hecî Qadirê Koyî’nin “Xakî Cizîr û Botan, ye’ni willatî Kurdan / Sed heyf û mixabin deyken be Ermenistan” (İmlâsını düzeltip çevirisini ekliyorum: Cizre ve Botan toprağı yani Kürt ülkesi/ne yazık ki Ermenistan diye adlandırılıyor) dizelerini soykırıma ilhamla nitelendirmiş! Koyî’nin bu beyti, takriben 25 yıl sonra gerçekleşecek olan katliamlara nasıl ilham kaynağı olmuş olabilir? Söz konusu dönemde İstanbul’da bulunan Koyî, Osmanlı anasırı içinde yaygınlaşan milliyetçi söylemin bir örneğini vermiş sadece. Burada Ermeni Soykırımı’na ilham gibi anakronik bir içerikten çok “Kuzey Kürdistan-Batı Ermenistan” tartışmasını Kürt milliyetçiliği içinden okumaktan söz edilebilir. Kürtçe konuşmayan Kürtleri “piç” sıfatıyla tahkir etmekten geri durmayan sert mizaçlı şairin “Wilayeti Kurdan” dediği sahanın kuzeyini, oryantalistlerin tabiriyle “Armeno-Kurd” coğrafyasını hiç görmediğini de unutmamak gerekiyor.
1915 Nisanı’nda başlayıp bütün yıla yayılan katliamlara iştirak eden Feyzi Bey, Hoca İlyas Sami ve Hacı Musa Bey gibi aktörlerin yanına birkaç kişi daha eklemek istiyorum. Van’da Gıdıkzade Süleyman, İdris, Vanlı Şevket Efendi, Muş’ta Seidê Nado vd. Bu şahsiyetlerin hemen hemen hepsinin 1914 sonbaharına kadar Teşkilat-ı Mahsusa’ya üye olduklarını biliyoruz. Pirinçizade Feyzi Bey, Diyarbekir bölgesindeki Ermeni tehcirinden sonra şehirdeki Ermeni mallarının büyük çoğunluğuna tek başına el koydu ki bu sermaye yeğeni Ziya Gökalp’ın İstanbul camiasına Türkçü bir ideolog olarak katılmasını sağladı. Aynı Pirinçizade, 1925 Şeyh Sait İsyanı sürecinde Kürt hareketinin darmadağın olmasını sağladığı gibi, Palu-Genç-Lice üçgenindeki Kürt katliamlarının da mimarı oldu. Topalzade lakaplı Hoca İlyas Sami (Muşlular onun için “Topalzade köprü olsa üzerinden geçilmez” derlerdi), Azadî Hareketi’nin önderi Cibranlı Halit Bey’i devlete teslim eden, Ermenilerden sonra Muş ovasını Kürtsüzleştiren eski ittihatçı yeni Kemalist bir kadroydu. Gıdıkzade İdris ve Süleyman (Hüsamettin Cindoruk’un dünürleri), Erciş kent merkezindeki bütün Ermeni mallarına tek başlarına el koydular. Ağrı İsyanı sürecinde Zilan deresinde 15 bin Kürdün katline bizzat katıldılar. Vanlı Şevket Efendi (“gazeteci” Fatih Altaylı’nın dedesidir), Van’daki Ermeni kiliselerine bile el koyduktan sonra 1930 Zilan katliamına iştirak etti ve Zilan’daki Kürt köylerini uhdesine aldı. Seîdê Nado ise, “ganimet elde edemeden” 1916 kışında Bulanık’taki bir çatışmada öldürüldü.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın mühim isimlerinden Hacı Musa Bey (İBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesidir), Azadî Hareketi’ne sızdırılan bir muhbirdi. Bu konu, dönemin Muş Valisi Sakıp Bey’in raporlarında detaylı şekilde anlatılır. Hacı Musa Bey, Ermenilere ait arazileri Hoca İlyas Sami ile paylaşmaya yanaşmadığı için Ankara’ya şikâyet edilir. Önce Sinop’a daha sonra da Kayseri’ye sürgün edilir. Sürgünde Mustafa Kemal’e gönderdiği mektupta “Ermeni mezalimi ve Şeyh Sait dönemi hizmetlerimi hatırlayınız ekselansları. Duydum ki Ankara’da bir çiftlik kurmuşsunuz (Atatürk Orman Çiftliği kastediliyor, S.U.) beni yanınıza alınız, çobanınız olmaya razıyım” diyordu. M. Kemal’den yüz bulamayınca, sürgünde bulunan Kör Hüseyin Paşa’ya sığındı. Oradan firar ederek Binxet’e, yani günümüz Rojavasına geçti. Yarısı eski Taşnaksütyun kadrolarından oluşan ve Kürt-Ermeni ittifakını savunan Xoybun’a kaydoldu. Ama birkaç ay sonra öldü. Oğlu Medeni ise Kör Hüseyin Paşa’yı öldürüp Türkiye’ye döndü ve devlet tarafından affedilip “milis” kadrosuna alındı. Medeni, yıllarca Muş ovasında Seyîdxan, Elîcan ve Ağrı isyanının diğer kılıç artıklarını avladı. Kör Hüseyin Paşa’ya gelince; kendisi 1914 sonbaharında Sarıkamış-Erzurum dolaylarına gönderilmişti. 1916 yılına kadar da cephede savaştı. Yenilince ailesini de yanına alarak Urfa’ya kadar kaçtı ve 1920’ye kadar bölgeye dönemedi. Şahsen birkaç yazıda Kör Hüseyin Paşa’nın katliamlarına katılmış olabileceğini ima etmiştim, lakin Mela Muhemedê Zîlanî’nin savaş günlüğünü bulduktan sonra Paşa’nın 1914-1920 yılları arasında kendi etkinlik sahasına hiç uğramadığını anladım. Paşa 1920 yılından sonra bölgeye döndükten sonra, 1926’da İstanbul’a sürgün edildi. Bütün mallarına el konuldu ve bir daha dönmesine izin verilmedi. Ağrı isyanına katılmak için sürgün yerlerinden firar eden bütün çocukları, Mehmet ve Nadir Süphandağ hariç, öldürüldü.
Bir de kişisel hikâyemin parçası olan Bekiranlı Maruf Ağa’dan söz etmek istiyorum. Maruf Ağa, babamın dedesi olur. Erciş’in Cergeşîn köyündeki hiçbir Ermeniyi dönemin Erciş kaymakamına teslim etmedi. Ermenileri bölgeye yaklaşan Rus birliklerine teslim ettikten sonra köyüne geri döndü, ama üç gün sonra aynı Rus birlikleri köyüne saldırdı. Maruf Ağa nefs-i müdafaada bulunarak 18 akrabası ile silaha sarıldı. “Mitralyöz” ateşine tutulan Maruf Ağa ve 18 akrabası birkaç saat içinde oracıkta can verdi. Ermeni bir fedai Maruf Ağa’nın cenazesini tanıdı. Arkadaşlarına dönüp, “bu, çoluk çocuğumuzu Erciş kaymakamından koruyan ‘Krivê Mero’ (Kirve Maruf ) değil mi?” diye soracak ve Maruf Ağa’nın üzerinden çıkan gümüş tütün tabakası, ağızlık ve kehribar tespihini getirip büyük ninem Meyro’ya teslim edecekti.
Yukarıda vurgulandığı gibi, soykırımcı “söz”ü yok edemez. Sözün bize anlattığına göre bu süreçte Ermeni ulusu ve yaşam alanları yok edildi. Ancak soykırım üzerinden Kürdü dövenlerin aksine Kürtlerin umumî bir iştirak ile soykırıma katıldıklarına dair elimizde yazılı ya da sözlü kanıt yoktur. Kürt cenahındaki mevcut sözlü tarihin aktardığına göre bireysel ve küçük çaptaki Kürt grupların iştiraki söz konusu olsa da özellikle aşiret alaylarının 1915 yıllındaki katliamlara katıldığına dair neredeyse hiçbir veri yoktur. Bu aşiretlerden bazılarının özellikle de dağlık bölgelerde sınırlı bir katılımı olduğunu biliyoruz. Zira cepheye sürülen bu operasyonel Kürt süvarileri, 1914 kışı itibari ile ilerleyen Rus ordusunun karşısında savaşmalarına karşın tutunmakta güçlük çekiyorlardı. 1915 yılında, yani katliamların yaşandığı süreçte çoğu Kürt köyü ve aşiret muhitinde 15-60 yaş arası erkek nüfusun neredeyse tamamının silah altına alınıp muhtelif cephelere gönderildiğini biliyoruz. Nitekim 1916 baharına gelindiğinde Bitlis ve Van cihetlerinde aşiretlere mensup bir topluluğu görmek imkânsızlaşmıştı. Nogales’in de aktardığına göre çoğu merkezde, örneğin Bitlis, Adilcevaz ve Muş’ta katliamlar bizzat kaymakam ve valilerin emri ile jandarmalar tarafından gerçekleşiyordu. Bu jandarmaların bir kısmının Kürt olması veyahut bölgedeki Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin çoğunluğunun Kürt olması, “umumi iştirak” anlamına gelmez. Efrîn’e götürülüp Kürtlere karşı savaştırılan korucular geliyor aklıma. O korucuları anıp, “Efrîn’i Kürtler ele geçirip cihatçı teröristlere peşkeş çektiler” mi demeliyiz?!
“Ermeni malları” meselesine gelince; o dönem bölgede ekilip biçilen arazi, toplam arazinin yüzde 10’una tekabül eder. Yani ziraî faaliyetler son derece sınırlıdır ve bugünkü toprakların tamamına yakınında ekim ve toprak mülkiyeti söz konusu değildir. 1925’ten sonra başlatılan tapulamada Kemalist kadroların geniş topraklara el koydukları, 1947’ye gelindiğinde 19 milyon dönümlük arazinin söz konusu kadrolara verildiği görülmektedir. Bu noktada Ünal, Sazak, Menderes gibi devasa toprak maliklerinin kimin topraklarına el koyduklarını sorgulamak nedense kimsenin aklına gelmez! Kaldı ki İsmet Paşa’nın kesin emri şu şekildeydi: “Ermenilerden boşalan köylere Kürtlerin yerleşmesine izin vermeyin, buralara Türk muhacir yerleştirilecektir.” Bu malların mühim bir kısmı eski ittihatçı yeni Kemalist kentli eşraf arasında bölüştürüldü ve bu sermaye özelikle Kürdistan’daki Türkçü siyasetin icra edilmesi ve dışarıdan nüfus getirilip yerleştirilmesi çerçevesinde bir gelir kaynağına dönüştürüldü.
Bazı kalemler bu bahiste, Ermeni fedailerin Kürtleri katliamdan geçirmesini “spontane misilleme eylemler” olarak yorumluyorlar. Oysa Rus işgali esnasında ele geçen aşiret efradının neredeyse tamamının Rus ordusu cenahında yer alan Ermeni fedailer tarafından katledildiğini biliyoruz. Ünlü Bolşevik Kürt romancı Ereb Şemo, bu katliamların tanığıdır. Muş cihetlerinde sayısız sivil Sünni ve Alevi Kürt infaz edildi. Erkeklere dahi tecavüz edildi. Özellikle Van’da Müslüman nüfus, daha sonra kurulacak olan Ermenistan Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanlığını yapacak olan Aram Paşa tarafından katledildi. Binlerce Kürt Hakkâri dağlarına sığındı ve büyük bir kısmı ya donarak ya da açlıktan öldü. Bir milyondan fazla Kürt Çukurova ve Konya ovasına göç etti, bu nüfusun neredeyse yarısı açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan öldü. Nitekim Deveciyan, Paris’teki Nubar Paşa’ya, Kilikya’dan göndermiş olduğu telgrafta, “Kürtlerin bir daha bu bölgelere dönmesine izin verilmemeli” diye yazıyordu!
Aydınkaya, dönemin Kürt entelijansının Wilson İlkeleri uyarınca “Ermenisizleştirilen bölgeler”de siyaset icra ettiğini (yazar, aynı yıllarda mezkûr bölgelerin Kürtsüzleştirildiği “yine” gözden kaçırıyor), hatta daha da ileri giderek özellikle Jîn gazetesinin “soykırımın yükünü hafifletme-değersizleştirme”ye çalıştığını iddia ediyor. Jîn gazetesi birkaç eksik sayı dışında Latin alfabesi ile de yayınlanmıştır, isteyen söz konusu gazeteyi baştan sona kadar tarayabilir. Acaba Jîn’de bizim göremeyip de Aydınkaya’nın gördüğü “soykırımın yükünü hafifleten, soykırımı değersizleştiren” ibareler hangileridir?
Jîn, Sevr Barış Konferansı süresince aktif bir propaganda yürüttü, zira bir misyon yayınıydı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yarı-resmi yayın organıydı. Finansörü ise Paris’te Nubar Paşa ile birlikte hareket eden Kürt delegesi Muhammed Şerif Paşa’dır. Fransa’nın diplomasi arşivinde Wilson İlkeleri uyarınca kurulacak olan Ermenistan ve” özerklik” verilecek olan Kürdistan’ı gösteren bir harita var. Kırmızı kalem Nubar Paşa’ya, mavi kalem ise Şerif Paşa’ya aittir ve harita üzerinde kırmızı kalem ile mavi kalem adeta horoz dövüşü yaparcasına “sınır”ı belirlemeye çalışmışlardır. Bu dönemde Erzincan ve Koçgiri’deki Alevi-Kürt aşiretleri, “Kürdistan’ın kuzey sınırını Erzincan dağlarının kuzey kesimleri ve Sivas hattı oluşturur, başka sınır kabul etmeyiz” diye Şerif Paşa’ya mektup gönderirler. O esnada hâlâ Fransız işgali altındaki Kilikya’da bulunup “birkaç bin Müslümanı halletmek”le meşgul olan Ermeni delegasyonu da Nubar Paşa’ya gönderdiği memorandumda, bugünkü Ermenistan devleti Kürdolojisini hatırlatır şekilde, Kürt nüfusunu “Aşiretler”, “Göçerler” “Kızılbaşlar”, “Yezidiler” ve “Zazalar” diye sınıflandırıp yalnızca bazı aşiretlere “Kürt” denilebileceğini iddia ederek, “Van, Erzurum ve Bitlis vilayetlerinde bu manada Kürtlerin Ermenilerden daha az olduğunun Sevr Barış Konferansı Komitesi’ne izah edilmesi gerektiğini” ısrarla vurguluyordu.
Bu kadar iç içe geçmiş iki toplumu birbirine düşürüp ayıran şey, yalnızca her iki toplumda ortaya çıkan milliyetçilik-dincilik olamaz. Ancak meseleyi sadece Ermeni tezleri çerçevesinde okumak ya da efendinin suçunu üstlenmek, kırmızı ve mavi kalemlerin birbiriyle tutuştuğu hayalî kavga kadar acı bir ironidir. Efendiye bir şey diyemeyen köle, gittikçe üstlendiği suçu işlediğine inanmaya başlayabilir. Bugün “Efrîn fatihleri”yle ülküdaş olan Orhan Miroğlu’nun Türk solu ve liberallerine yaranmaya çalıştığı dönemde üstlendiği bu suçu, birkaç temelsiz kavramı Kürt sözlü/yazılı edebiyatından örneklerle bulayıp yeniden üstlenmek, bilimin, tarihin, gerçeğin ve “söz”ün karşıtı bir yaklaşımdır.
Yazının başında sözün önemini vurgulamıştım, yazının sonunda yine söze sığınıyorum, ki kişisel hikâyem Kürtlerin ezici çoğunluğunun hikâyesiyle aynıdır. Çocukluğum, Zilan Katliamından sonra devletin ailemi yerleştirdiği Van Denizi kıyısındaki bir Ermeni köyünde geçti. “Haçkarlar”ın arasında büyüdüm ve büyük nenem Nûrê, devletin milisi Siyahmed Çavuş’un tandırlara attığı Ermeni kadın ve çocuklarını her ekmek pişirdiğinde anlatırdı. Biz Serhat Kürtlerinin mutlaka uzak yakın bir dedesi veya nenesinin mezarı bugün Rewan (Erivan) dolaylarındadır. Dengbêj Reso’nun 8 yaşında iken (1911) söylediği kilam’da turna Erivan’dan uçup Iğdır ovasındaki köylere konar ve kanatlarının köküne bulaşmış olan Erivan toprağını getirir. Sınırda ise ne mavi ne de kırmızı kalemin izleri bulunmaktadır.

https://www.gazeteduvar.com.tforum/2020/04/26/efendinin-sucunu-ustlenmek-kurtler-ve-ermeni-soykirimi/?fbclid=IwAR3sWU5FQ0Xc60FmYtFMR_4qxo3cGUOzpoqnsYiYFwuFZq2nLSbaXUlX62M
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.13 20:53 yigitcevre Rulo Çim Uygulama Fiyatları Nedir?

Rulo Çim Uygulama Fiyatları Nedir?
Ülkemizde pek çok yerde rulo çim yetiştiriciliği yapılmaktadır. Rulo çim farklı bölgelerde bulunan çimlerin kesilip aynı gün içerisinde istenilen alana yeniden ekilmesi için en uygun çim türüdür. Çim tohumu ekimi yaparak alanlarını çimlendirmek isteyen kişiler kadar rulo çim ekimi yapanlar da vardır. Rulo çimin tercih edilmesindeki en büyük etken ise uzun süreler bakım gerekmeksizin hızlı bir şekilde yeşil, canlı ve bahara hazır bahçelere kavuşturmasıdır. Rulo çim çim tohumu ekilip çim büyütülmesinden biraz daha farklıdır. Yapı aynı olsa da rulo çim uygulaması çok daha profesyonel bir iştir. Bu nedenle de Yiğit Çevre Mühendisliği firmamızda sıklıkla rulo çim uygulama fiyatları talebi oluşmaktadır.
Rulo çimlerin ekimi için biraz bahçe, bitki ve peyzaj bilgisine hakim olmak gereklidir. Bunun yanı sıra belli bahçe ekipmanlarına da sahip olmak gerekir. Halı gibi serilmesinden dolayı oldukça kolay uygulanan rulo çimler eğer iyi bir şekilde toprakla birleşmesi hızlı bir şekilde çürür ve ölür. Bu nedenle de uzman bir firmadan destek almak yararlı olacaktır.
Bahçelerin büyüklükleri, bulundukları konumlar ve istenilen çimin kalitesine göre rulo çim uygulama fiyatları değişiklik gösterir. Üstelik alanda keşif yapılması ve ne gibi işlemlerin yapılacağının da önceden biliniyor olması gerekir. Rulo çimlerin uygulanabilir olması için toprağın verimli ve elverişli olması, alanda herhangi bir çöp, inşaat malzemesi gibi atıkların bulunmaması gerekir. Alan tüm çöplerden temizlenip toprak tasfiye edildikten rulo çim ekimi yapılmalıdır. Aksi halde rulo çimler toprakla birleşip bütünleşemez ve canlılıklarını çok kısa sürede kaybederler.
Rulo çim ekimi kadar mühim olan diğer bir nokta da ekimi yapıldıktan sonra rulo çimlerin bakımıdır. İyi bir bakımla bir rulo çim 5 ila 10 yıl kadar uzun süreli yaşam gösterebilir. Bu yüzden bahçe sahiplerinin rulo çim ekimi yaptırdıktan sonra peyzaj mimarlarından ya da uygulayıcı firmadan bazı noktalarda destek alması ya da bilgi edinmesi gerekebilir.

Rulo Çim Uygulama Fiyatları İstanbul

İstanbul’da ve tüm Türkiye’de faaliyet gösteren Yiğit Çevre Mühendisliği firmamız ile tüm merak ettiğiniz soruları öğrenebilir ve rulo çim uygulama fiyatları hakkında bilgi edinebilirsiniz. Üstelik ücretsiz keşif talebinde bulunarak bahçelerinizi uzman bir göz ile değerlendirme imkanına da sahip olabilirsiniz. İyi bir rulo çim ekimi uzun yıllar güzel bahçelere sahip olmak demektir. Bu yüzden kaliteli bir rulo çim almalı ve aynı kalitede hizmet gösteren bir firmadan destek almalısınız. Doğru adımlarla ve iyi bir bakımla çok uzun yıllar canlı ve yeşil bahçelere sahip olmanız mümkündür.
Yalnızca rulo çim uygulama fiyatları hakkında değil aynı zamanda peyzaj ve bahçe bakımıhakkında da tüm merak ettiklerinizi sorabilirsiniz. 📷
https://preview.redd.it/pktkogzwwky41.png?width=1114&format=png&auto=webp&s=9012d7a620f15d0374cdfc0144a3a9288082a219
submitted by yigitcevre to u/yigitcevre [link] [comments]


2020.04.18 16:18 yigitcevre Ucuz Rulo Çim Ekimi

Ucuz Rulo Çim Ekimi
Baharın gelişi ile birlikte artık tüm bahçe sahiplerinin alanlarını yeşillendirmek ve en kaliteli ancak ucuz rulo çim serdime telaşına düşecektir. Pek çok çim çeşidi bulunur. 5 karışımlı 6 karışımlı, bermuda çimi, uganda çimi derken hangi çimin en uygun çim olduğuna karar vermek zorlayıcı olabilir. Bunun için ekibimizden ücretsiz keşif talebinde bulunabilirsiniz. Böylelikle alanınıza gerekli olan en ucuz ve en iyi çimi kolaylıkla bulabilirsiniz.
Çimlerin ekimine başlanmadan önce alanın keşif yapılması alanda yapılacak işlemleri belirlemek adına da önemlidir. Çünkü çimin ekileceği alan önceden tasfiye edilmeli, temizlenmeli, alandaki çöplerden ve inşaat artıklarından arındırılmalıdır. Bu gibi işleri planlamak ve rulo çimi buna göre ekmek gereklidir. Rulo çimler çiftliklerden kesildikten sonra maksimum 24 saat süre içerisinde yeni alana ekilmelidir. Çimler canlı bir şekilde kesilir ve yeni alana ekilene dek kurumamalı ya da ölmemelidir.

Ucuz Rulo Çim Nasıl Ekilmelidir?

Rulo çimlerin serimi sırasında çimler arasında boşluklar kalmamalı ancak üst üste de binmemelidir. Birbirine denk gelecek şekilde serilmeyen çiftler boşluklardan hava alacaktır ve dokusu zayıflayıp ölecektir. Tüm koşullara uygun şekilde ekimi gerçekleştirilen ucuz rulo çim ortalama birkaç hafta içerisinde yeni çimlerin oluşumuna sebep olacak ve çim alanınız güçlenecektir.
Çimlerin serimi bittikten sonra sulama yapılması da çok önemlidir. Ekimin yapıldığı toprağın 4-5 cm kadar derinine işleyecek kadar sulama yapılmalıdır. Sıcak havalarda çimlerin nemini muhafaza edebilmesi adına suyunun bolca olması gereklidir.
Çimin ekiminin yapıldığı ilk haftalar sulama nispeten daha fazla olmalıdır. Çim köklerinin sağlıklı olması ve güçlenebilmesi için su ile toprağa bağlanmalıdır. Çimlerin boyu 3 ila 4 cm aralığında kalacak şekilde düzenli olarak biçilmelidir. Çimleri düzenli olarak biçmek çim köklerini kuvvetlendirir. Daha uzun ömürlü köklere ve sağlıklı bir dokuya sahip olurlar.
Ekimi yapılan ucuz rulo çim bahar aylarında ve sonbahar aylarında gübrelenmelidir. Tam da şu dönemlerde Mart, Nisan ve Mayıs aylarında sonbaharda yani Eylül, Ekim Kasım aylarında bu işlemler yapılmalıdır. İyi bir rulo çim ancak uygun fiyatlı bir bahçe peyzajı yaptırmak istiyorsanız ziraat mühendislerimizden destek alabilirsiniz. Danışmanlık ve keşiflerimiz ücretsizdir.
Adınız Soyadınız (gerekli)
İletişim Numaranız (gerekli)
E-posta adresiniz (gerekli)
Konu
İletiniz
📷
https://preview.redd.it/elpgtonz4lt41.jpg?width=800&format=pjpg&auto=webp&s=604893d6f51ea3ae42e86c5e12fa118587b23b7e
submitted by yigitcevre to u/yigitcevre [link] [comments]


2020.03.04 08:46 mert1ri BİR İTİRAFÇI BİR İFTİRACI CEMAAT SORU ÇALDI DEMİŞ!

BİR İTİRAFÇI BİR İFTİRACI CEMAAT SORU ÇALDI DEMİŞ!
1- #Erdoğan ve #Ergenekon ortaklığındaki yeni rejim işlediği bütün günahları düşmanlarının üzerine yıkıyor. Herkes biliyor ki #15Temmuz sahte bir darbe, örtülü bir istihbarat operasyonuydu.
https://youtu.be/ZJvbm2s-ZdM
Dünya da zaten bu nedenle kabul etmedi. Ancak #17Aralık, #25Aralık sonuna kadar gerçekti.
https://twitter.com/ademyarslan/status/1234732715896983553
2- CHP’nin 6 yıl sonra uluslararası kurumlardan doğrulattığı hırsızlık konuşmaları gündemdeyken, eski bir aşı, #AKP’nin ağzındaki bir sakızı yeniden gündeme taşımanın hiç bir mazerete, makul bir açıklaması olamaz.
https://youtu.be/LHvlyBt73nc
AKP hırsızlıklarını unutturmak için #cemaati hırsızlıkla itham ediyor.

İtirafçı Vahdettin Polat
https://twitter.com/tuncayopcin/status/1086763418739269632
3- Yolu #hizmethareketi’nden geçen, bazı isimler ise buna çanak tutuyor. İlk olarak #BülentKeneş yazmıştı bu mevzuyu. Açtığı yoldan #ahmetdönmez ilerliyor. Cemaatin ahlaki üstünlüğünü zayıflatmaya, binlerce madalyayı çürütmeye, başarıyı gölgelemeye çalışıyor. Sanırım bu ve benzeri yazıların dozu artarak devam edecek. Ahmet Kuru’nun daha önce dediği cemaatin kendi kendisini tasfiye etmesi için çalışıyor.
https://twitter.com/aliyurtsevestatus/1234726264453332993
4- Hacı hacı mekkede bulurmuş misali, bir itirafçı bir iftiracıyı Avrupa’da bulmuş. Erdoğan rejiminin ekmeğine yağ sürmüşler. u/AhmettDonmez’in kaynağı itirafçılarmış. İtirafçılar beyanlarıyla binlerce insanı zan altında bırakıyor. Savcıların dosyalarına sahte delil yerleştiriyor.
https://twitter.com/mysl17/status/1234723848077086720
5- Bir zamanlar hizmet müesseselerinde önemli çalışıp önemli pozisyonlarda yer alanlar 15 Temmuz’dan sonra birden itirafçı ve iftiracılığa soyunmuş görünüyor. Hadi Türkiye’dekile kaçırılıp işkence ile tehdit ediliyor ya yurt dışındakilere ne oluyor. Uyuyan hücre gibi birden “aydınlanma” yaşıyor. Erdoğan rejiminin yaptıklarına bahane arıyor, yapılan zulümleri haklılaştıracak yazı ve açıklamalar yapıyor. Hiç birini samimi bulmuyorum.
http://www.samanyoluhaber.com/gyv-baskani-yesil-akp-kpss-yi/1096806/
6- Ve merak ettiğimi bir şey var daha var. #AhmetDonmez bir çok gazeteciden önce yurt dışına çıktı. Bildiğim kadarıyla 17 Aralık’tan sonraki süreçte yabancı dil öğrenmek amacıyla yurdu terketiyor. Ahmet Dönmez’e ortalık karışacak vaziyet al diyen kimdi?
https://twitter.com/ahval_tstatus/1070409020639510530
7- Bugün 15 Temmuz’un ardında cemaat var diyenlerle, kendisine gelip, cemaat soru çaldı, darbe yaptı, cemaatçiler yolsuzluk yaptı diyenler “ortalık karışacak vaziyet al” diyenler aynı kişiler miydi? Uzun süre ortalıkta görülmeyip #15Temmuz’dan sonra ortaya çıkan A. Dönmez yoksa psikolojik harbin saha elemanı olarak sahneye mi sürüldü?
https://twitter.com/LkmnTstatus/1234375062607802368
8- Ayrıca merak ettiğim başka bir soru da şu: Başta u/tr724’tekiler olmak üzere eski gazeteci arkadaşları hala Dönmez’e itibar edecek mi?
Bir de ahlaki bir soru. “Soru çaldı” dediği insanlarla bu dünyada veya ahirette yüzleşebilecek mi?
submitted by mert1ri to u/mert1ri [link] [comments]


2020.02.28 13:45 kobi_analiz Konkordato Bilgi Sayfası

ADİ KONKORDATO (İflas Öncesi Konkordato)

Borçlarını, vadesi geldiği halde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflastan kurtulmak için konkordato talep edebilir. İflas talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato istemlerinin başlatılmasını isteyebilir. (Mevzuatımızda sermaye şirketlerinin pasifinin (borçlarının) aktifinden fazla olması, limited şirketler için özel bir iflas sebebi saymıştır)

Adi Konkordato, borçlunun iflasına karar verilmeden önce başvurabileceği bir yoldur. Öncelikle borçlu ya da iflas isteyebilecek alacaklılardan biri Asliye Ticaret mahkemesine dilekçe ile başvurup bir konkordato projesi (teklifi) vererek borçları ne surette ödemeyi teklif ettiğini belirtir. Borçlunun. projesine ayrınlılı bilançosunu ve gelir gider tablosunu da eklemesi gerekir. Asliye Ticaret mahkemesi, konkordatonun şartlarının mevcut olduğunu görürse, üç aylık geçici mühlet kararı verir.

Konkordato işlemlerinin başlatılması alacaklılardan biri tarafından talep edilmişse, borçlunun gerekli belgeleri ve kayıtları mahkemenin vereceği makul süre içinde ve eksiksiz olarak sunması halinde geçici mühlet kararı veriliyor. Belge ve kayıtların süresinde ve eksiksiz olarak sunulmaması halinde geçici mühlet kararı verilmez ve alacaklının yaptığı konkordato talebinin de reddine karar verilecektir. Geçici mühlet talebinin kabulü, geçici komiser görevlendirilmesi, geçici mühletin uzatılması ve tedbirlere ilişkin kararlara karşı kanun yoluna başvurulamaz.

Bu süre içinde, borçluya karşı takip yapılamaması sebebiyle borçlu rahatça alacaklıları ile konkordato yapabilir. Mühlet verilebilmesinin şartları: konkordatonun başarılı olma ihtimalinin bulunması ve borçlunun alacaklılarına zarar verme kaslı taşımamasıdır.

Asliye Ticaret mahkemesi, borçlunun teklifini basit yargılama usulüne göre inceler. Borçluyu ve talepte bulunmuş ise alacaklıyı dinler. Mahkeme inceleme sonunda, gerekli şartların bulunmadığı kanaatine varırsa, talebi reddeder.

Mahkeme, şartların mevcut olduğunu görürse talebi kabul eder ve bir veya birkaç konkordato komiseri tayin eder. Komiser, alacaklıları toplantıya çağırır ve alacaklılar yapılacak oylama sonucu konkordatonun kabul edilip edilmeyeceği hakkında karar verir. Alacaklıların yarıdan fazla ve alacağın üçte iki çoğunluğu aranır.

Alacaklıların konkordatoyu kabulü üzerine, konkordato Asliye Ticaret mahkemesinin tasdikine sunulur. Borçlunun borcunu nasıl ödeyeceğine, hangi alacaklıya ne verileceğine alacaklılar karar verir. Borçlu, borçlarını konkordato çerçevesinde ödemeye başlar; şayet tenzilat konkordatosu söz konusu ise belli oranda (iskonto) borçlarından konulur.

Geçici mühlet içinde borçluya karşı takip yapılamaz, önceden başlamış takipler durur, bir takip muamelesi ile kesilebilen zamanaşımı ve hak düşüren müddetler işlemez. Borçlunun malları hakkında ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları uygulanmaz.

Ancak mühlet sırasında rehinle temin edilmiş alacaklar nedeniyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip
başlatılabilir veya başlamış olan takiplere devam edilebilir; fakat bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez.

Mühlet içinde borçlunun tasarrufları sınırlanır. Yetkili mahkemenin izni dışında, rehin ve ipotek tesis edemez, taşınmaz satamaz, işletmenin devamlı tesisatını kısmen dahi olsa devredemez ve temlik edemez, kefil olamaz ve ivazsız tasarruflarda bulunamaz. Bunlara ilişkin hazırlanan ve imzalanan sözleşmeler hükümsüzdür.

Borçlu iyiniyetli davranmaz ya da yükümlülüklerine aykırı davranırsa mahkeme mühleti kaldırır. Mühletin kaldırılması kararı kesinleşip kararın ilan edilmesinden itibaren 10 gün içinde alacaklılardan her biri, borçlu iflasa tabi kişilerden olmasa bile borçlunun iflasını isteyebilir.

Mahkemece tasdik edilerek yürürlüğe giren konkordato, kural olarak alacakları mühlet kararından önce veya komiserin onayı olmaksızın konkordatonun tasdikine kadar doğmuş olan bütün alacaklılar için mecburidir. Rehinli alacaklar ve devlet alacakları istisnadır.


İflas Sonrası Konkordato

İflastan sonra konkordatoda geçici mühleti yoktur ve bir komiser tayin edilmez. Devam etmekte olan iflas tasfiyesi durmaz. Tasfiye işlemleri ikinci alacaklılar toplantısına kadar devam eder. Ancak iflas masasındaki malların paraya çevrilmesi, konkordato teklifi ile konkordatonun tasdiki talebi hakkındaki ticaret mahkemesi kararına kadar kendiliğinden durur. Ancak bu süre 6 ayı geçemez.
submitted by kobi_analiz to u/kobi_analiz [link] [comments]


2020.01.07 11:33 yigitcevre Rulo Çim Fiyatları 2020

Rulo Çim Fiyatları 2020
Baharın yaklaşmasıyla birlikte pek çok bahçe sahibi kişiler hızlı bir şekilde alanlarını yeşillendirmek isterler. Yeşillendirme çalışmalarının da en önemli araçlarından biri kesinlikle rulo çimlerdir. Ülkemizde ve dünyada çapında gelişen teknoloji her sektörü olduğu gibi rulo çim ve peyzaj sektörünü de aynı şekilde etkilemiştir. Artık birkaç gün içinde üstelik çok da zahmet harcamadan yemyeşil ve canlı bahçelere ulaşabilmeniz mümkün. Rulo çimlerin çim tohumu ekilerek büyütülen çimlerden herhangi bir farkı bulunmuyor. Her yıl ekilen ve sonrasında bahar için hazırlanan rulo çimler kişilerin ya da firmaların bahçeleri için hazır bir hale getiriliyor. Bu yıl da yine bahçelerini rulo çim çalışmaları ile yeşillendirmek isteyen kişi ya da kurumlar rulo çim fiyatları 2020 araştırmasına girmiş bulunmaktadır.

Rulo Çim Fiyatları 2020 Nasıl Belirlenir?

Bir rulo çimin bahçeye uygulanması için belirlenecek fiyat pek çok değişkene bağlıdır. Öncelikle ekim yapılacak bahçenin metrekare bazında büyüklüğü belirlenmelidir. Bu alanda herhangi bir çim, ağaç ya da başka bitkiler bulunuyor mu ve tasfiye edilmesi gerekiyor mu, bu gibi bilgilerin de belirlenmesi gerekmektedir. Tüm bu verilere bağlı olarak rulo çim fiyatları 2020 belirlenebilir. Alanın öncesinde keşfinin yapılması, yapılacak işlemlerinin belirlenmesi hem işlemleri hızlandırmak açısından hem de rulo çim ekimi sırasında oluşabilecek tüm durumları önden görebilmek bakımından oldukça yararlı olacaktır.

Rulo Çim Ücretsiz Keşif İmkanı

Her bir firmanın üretici ve uygulayıcı olmak üzere kendi işleyişine göre belirlediği bir rulo çim fiyatları bulunur. Bu her yıl hem çim ekiminde kullanılan malzemeye göre hem de günümüz şartlarının vermiş olduğu ekonomiye göre değişiklik gösterir. Bahçeleriniz için şimdiden rulo çim fiyatları araştırmasına girdiyseniz bu yılki fiyat teklifini talep etmenizi öneririz. Üstelik bahçeleriniz için en doğru fiyat teklifini alabilmek için ücretsiz keşif talebinde de bulunabilirsiniz. Talepte bulunacağınız ücretsiz keşifler ile bünyemizde çalışan ziraat mühendislerimizden biri sizleri ziyaret edecek, bahçenizin durumunu kontrol edecek ve yapılması gereken tüm işlemler hakkında sizleri bilgilendirecektir. Soğukların ardından gelecek bahara hazırlıklı olmak için rulo çim fiyatları 2020 araştırmasına şimdiden başlamak sizlerin yararına olacaktır. Zaman fark etmeksizin bahçeleriniz için ücretsiz keşif yaptırmak istiyor iseniz aşağıdaki bilgi formunu doldurarak bize talepte bulunabilirsiniz.

Rulo Çim Fiyatları 2020
submitted by yigitcevre to u/yigitcevre [link] [comments]


2019.10.16 14:09 flatartagency Maltese Terrier Özellikleri, Karakteri ve Bakımı - Vetrium Çayyolu Veteriner Kliniği

Maltese Terrier Özellikleri, Karakteri ve Bakımı - Vetrium Çayyolu Veteriner Kliniği

https://preview.redd.it/8kj9dlan9ws31.jpg?width=830&format=pjpg&auto=webp&s=9348bb4645dfd33d59bf4dffb2823f965f46c4a5
Evinize yeni bir üye almaya hazırlanıyorsanız ve bu yeni üyenin minik bir Malta Teriyeri olmasına karar verdiyseniz, onu eve getirmeden önce, Maltese Terrier özellikleri, mizacı ve köpeğin doğası ve davranışıyla ilgili temel ayrıntıları bilmeniz gerekir. Çünkü tıpkı ailenizin diğer üyeleri ile birlikte yaşamak gibi, onunlada bir evde yaşarken minik dostunuzun da sizin gibi mutlu olması gerekir. Bu nedenle sorumluluğunu alacağınız bir canlının, onu eve alıp sonradan bırakmak yerine önceden sizin yaşamınızla uyuşup uyuşmadığını mutlaka araştırın. Böylece ileride onu bırakıp üzmek zorunda kalmazsınız. 🐩

Maltese Terrier ile Yaşam

Malta Teriyeri, insanların köpeklerde aradığı olumlu özelliklerin çoğuna sahip olan tatlı bir cins. Maltese Terrier sahiplerinin çoğu, onu mükemmel bir kucak köpeği olarak nitelendiriyor, çünkü iyi huylu, güven verici ve nazik. 😊
Maltese Terrier dünya ile genellikle barışçıldır. Tabi ki her cinste olduğu gibi, bazı bireyler daha güvenli ve açıkken, bazıları daha soğuk veya temkinli olabilir.
Bu meraklı, hızlı hareket eden minik, çok fazla dış mekan egzersizine çok fazla ihtiyaç duymaz, ancak bahçenin etrafında dolaşma ve yürüyüşlerde size eşlik etmekten keyif alır. Büyük köpekler onu fazla küçük görebilir, bu nedenle bir Maltese Terrier her zaman kendi koruması için tasfiye edilmeli veya bahçe yada bulunduğu ortam çitle çevrilmelidir.
Eğitim ve sosyalleşme, bu köpek cinslerinin karakterinin oturmasında da kilit rol oynar. Ona çaresiz bir bebek gibi davranırsanız ya da onu şımartırsanız, aşırı bağımlı, güvensiz ya da kırılgan bir karakter ile sonuçlanabilir. Bunun yerine, daha büyük bir köpekden beklediğiniz gibi aynı görgü kurallarını göstermesini istemeniz gerekir.

Maltese Terrier Özellikleri

  • Küçük ırkları daha çok seviyorsanız,
  • İnsanlarla ve diğer hayvanlarla kibar olan köpekleri tercih ediyorsanız,
  • Az tüy döken bir cins istiyorsanız, (alerjisi olanlar için genellikle iyi bir seçimdir)
Maltese Terrier sizin için iyi bir seçim olabilir. 😊
  • Kırılgan ve aşırı hassas bir cins, (aşağıda ayrıntılı açıklamasını okuyabilirsiniz)
  • Güvenliklerini sağlamanız gereken hassas bir ırk
  • Çok fazla yalnız bırakıldığında “ayrılık kaygısı” psikolojisine girebilir,
  • Sık sık fırçalama ve taranma, düzenli olarak traş ihtiyacı var.
Eğer bu ihtiyaçlar ve özellikleri sizin yaşam tarzınızla uyuşmuyorsa, muhtemelen Maltese Terrier sizin için uygun köpek cinsi olmayabilir.

Maltese Terrier Bakımı

Eğer bir Maltese Terrier sahiplenmeyi düşünüyorsanız, en çok Maltese Terrer bakımı ve neler yapmanız gerektiği hakkında bilgiye sahip olmalısınız.

Fırçamala ve Bakım

Sık sık fırçalama ve tarama yapılmazsa, Malta Teriyeri’nin tüyleri keçeleşmiş bir şekilde karışabilir. Aslında Malta Teriyeri’nin tüylerinin kısa kesilmesi öneriliyor. Düzenli bakım ile Malta Teriyerleri daima temiz, düzenli ve rahattır, fırçalaması ve yıkanması çok kolaydır. Ve köpeğinizin hayatı boyunca sevimli bir köpek yavrusu gibi görünmesini sağlar!

Maltese Terrier ve Eğitim

Soğuk veya yağışlı bir iklimde yaşıyorsanız, muhtemelen eğitimleri zor olacaktır çünkü bu köpek cinsleri soğuk ve nemli havaları hiç sevmezler. Maltese Terrier özellikleri bakımından eğitime ihtiyaç duyan bir tür olduğu için tuvalet eğitimi için özellikle kapalı bir lazımlık alanı şiddetle tavsiye edilir. Eğer bahçeli bir evde yaşıyorsanız, özellikle küçük bir köpek kapısı çok faydalı olacaktır. Böylece çocuğunuz küçük tuvalet dürtüsünü hissettiği anda dışarıda koşabilir.
Bir köpeğin eğitilmesi sabır ve bilgi gerektirir, bu konuda daha detaylı bilgiler almak için köpek eğitimi yazımızı da okuyun.

Ayrılma Kaygısı ve Aşırı Havlama

Diğer ırkların çoğundan daha fazla, Maltese Terrier türünün arkadaşlığaçok fazla ihtiyacı vardır ve birkaç saatten fazla yalnız kalmaktan hoşlanmazlar. Mutsuzluklarını yıkıcı çiğneme ve havlama yoluyla ifade etme eğilimindedirler. Maltese Terrier özellikleri arasında yalnız kalma korkusu vardır ve uzun süre onları yalnız bıraktığında bu korkuları yüzeye çıkarak psikolojik olarak rahatsız hissederler. Bunu da etrafa zarar vererek ve aşırı havlayarak gösterirler.
Bu nedenle, eğer uzun sürelerle evden uzakta oluyorsanız, mesela sık sık seyahate giden biriyseniz Maltese Terrier cinsi size pek uygun bir köpek türü değildir.

Sağlık Problemleri

Malta teriyerleri genellikle kronik alerjilerin neden olduğu kaşıntılı cilt rahatsızlıklarından muzdariptir. Sürekli kaşıma onları çılgına çevirebilir. Ayrıca, cerrahi gerektiren diz eklemi problemlerine eğilimlidirler. Malta Teriyerler’indeki diğer sağlık sorunları, körlüğe, mesane taşlarına, kalp hastalıklarına ve epilepsiye yol açabilecek göz hastalıklarıdır.

Maltese Terrier Özellikleri ve Karakteri

Uysal

Malta Teriyeri’nin tatlı bir mizacı olan, yumuşak bir ruhu vardır.

Canlı

Maltese Terrier cinsi köpeklerin enerji seviyesi, bir ömür boyu sürer. Gençliğinde canlı ve eğlenceli olmasına rağmen, yetişkin yıllarında da enerji doludur.

Oyun Meraklısı

Maltese Terrier özellikleri arasında oyun merakından çabucak tanıyacağınız bariz bir mizacı vardır. Bu cins köpekler birçok zeki oyundan hoşlanırlar.
Malta Terrier, oyuncu olarak bilinen ırkların en naziklerinden biri olarak kabul edilir ve çocuklarla oynamayı sever. Aynı zamanda güvenilir olarak da bilinir, bu da çocuğunuzun köpeğin etrafında güvende olduğu anlamına gelir.
Bununla birlikte, Maltese Terrier cinsinin küçüklüğü nedeniyle, kaza sonucu herhangi bir yaralanmayı önlemek için çocuklara köpekle nasıl oynanacakları öğretilmelidir.
Maltese Terrier gibi küçük köpek cinsleri hakkında daha fazla bilgi almak için mutlaka linkteki yazımızı okuyun! 😊
Kaynak: https://ankaravetrium.com/blog/maltese-terrier-ozellikleri
submitted by flatartagency to u/flatartagency [link] [comments]


2019.06.16 16:23 zgrdnz Binali Yıldırım'ın karanlık siciline erişim engeli geldi: İşte korkulan yazı!

Yurt Genel Yayın Yönetmeni Ali Avcu, 7 Haziran'daki köşesinde AKP'nin yenik İstanbul adayı Binali Yıldırım'ın kariyerindeki ani yükselişi, İDO Genel Müdürlüğü'ndeki saltanatını ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle dönemin İBB Başkanı Ali Müfit Gürtuna tarafından görevden alınmasını yazmıştı. Avcu, sadece Binali Yıldırım değil, Yıldırım'ın akraba ve yakınlarının da yolsuzluklarını yazmıştı.
"İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?" başlığı taşıyan yazı gündeme oturmuş, kısa sürede birçok medya organı tarafından da paylaşılmıştı.
AKP açısından büyük önem taşıyan İstanbul seçimi öncesi büyük ses getiren yazıya karşı harekete geçildi. İstanbul Anadolu 4. Sulh Ceza Hakimliği'nin aldığı 'erişim engeli' kararı, Erişim Sağlayıcıları Birliği tarafından hızla uygulandı ve yazıya erişim engellendi.
📷Yurt avukatları, Yıldırım hakkında belgelere dayanan suçlamaların ve kararların bulunduğu yazıya erişim engeli getirilmesine müdahale edeceklerini bildirdi.
İşte Binali Yıldırım gerçeğini anlatan o yazı...
İşte gerçekler: Binali Yıldırım neden görevden alınmıştı?
Dursun ve Bahar çiftinin yedi çocuğunun ikincisi olarak Aralık 1955 tarihinde Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Kayı köyünde dünyaya geldi.
İlköğretimi köyünde okuyan Binali’yi babası İstanbul Kasımpaşa’da yaşayan dedesinin yanına okuması için yolladı…
1970'te Piri Reis Ortaokulu'nu, 1973 yılında Kasımpaşa Lisesi'ni bitirdi.
Ailesi Yıldırım’ın doktor olmasını istiyordu,
Olmadı…
İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı bölümde yüksek lisans yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nde asistan ve araştırma görevlisi olarak çalıştı.
1978 – 1993 yılları arasında Türkiye Gemi Sanayi Genel Müdürlüğü ve Camialtı Tersanesi’nde çeşitli kademelerde çalıştı.
Sonra…
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan Binali’yi İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğü görevine getirdi.
Yıldırım’ın 1994’ten başlayıp 2000 yıllarına kadar süren İstanbul Deniz Otobüsleri İşletmeleri’nde (İDO) Genel Müdürlüğündeki saltanatı, Erdoğan’ın hapse girmesi ve yerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ali Müfit Gürtuna’nın gelmesiyle bitti.
Gürtuna, İDO Genel müdürü olan Binali Yıldırım’ı o dönemde deniz otobüslerindeki büfeleri akraba şirketlerine verdiği ve Yıldırım hakkında evrakta sahtecilik, işçilerin maaşlarının ödenmemesi gibi basına da yansıyan iddiaları da gerekçe göstererek görevden almıştı.
Daha sonra 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP’den İstanbul 1. Bölge Milletvekili olarak parlamentoya girdi. Abdullah Gül’ün kurduğu 58. Hükümet’te Ulaştırma Bakanı olarak görev aldı.
Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasıyla birlikte başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından da bu görevine 17 Aralık 2013’de yaşanan kamuoyunda “17-25 Aralık yolsuzluk olayları”olarak anılan süreçte adının geçmesinden sonra Erdoğan’ın isteği üzerine Bakanlık görevinden istifa etti.
'BEN ÇOK RAHATIM'
Uzmanların Bakan Binali ve yetkilileri defalarca “Hızlandırılmış tren ulaşıma hazır değil, ulaşıma açılması felaket olur” uyarılarına rağmen AKP’nin oy uğruna büyük tanıtım ve reklam kampanyalarıyla hizmete soktuğu hızlandırılmış tren, 22 Temmuz 2004’te uzmanların dediği gibi 231 yolcusuyla Ankara-İstanbul seferini yaparken Sakarya’nın Pamukova ilçesinde raydan çıktı. 41 yurttaşımız tren yolculuğu sırasında hayatını kaybederken 74 yurttaşımız da çeşitli yerlerinden yaralandı.
Yurttaşların hafızalarında “Pamukova Katliamı”olarak kalan hızlandırılmış tren faciasının asıl sorumlusu olan dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ülkede uzun bir süre tartışmalara ve eleştirilere neden olan ve milletin vicdanını sızlatan şu talihsiz açıklamayı yapıyor:
“Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim…”
KILIÇDAROĞLU 'MİLYON ALİ' DEMİŞTİ
Yıldırım uzun süren bakanlığı boyunca sürekli yolsuzluk iddialarıyla ülke gündemindeydi…
“17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları” kapsamında adı devletten ihale almak isteyen kişilerden para toplandığı ve bu paraların bir havuzda biriktirildiği öne sürüldü. Yıldırım’ın ‘havuzu idare eden isim’ olduğu da iddialar arasındaydı.
BİTMEDİ…
Yıldırım’ın adı, bacanağı Cemalettin Haberdar’ın İzmir’de yapılan yolsuzluk operasyonundaki şüpheliler arasında da yer alarak ülke gündemine gelmişti. Haberdar, TCDD İzmir Liman İşletmesi’nde yapılan ihalelere fesat karıştırıldığı, yolsuzluk yapıldığı ve rüşvet aldığı gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.
Binali Yıldırım’ın İDO Genel Müdürlüğü görevine geldikten sonraki ve devamında Bakanlığı döneminde aile fertlerinin ekonomik yükselişi de dikkat çekici. Yıldırım ailesinin kontrol ettiği 17 şirketi, 28 gemisi ve iki süperyatı olduğu iddia ediliyor. Hatta Yıldırım Ailesi’nin 30 gemisi olduğu iddiası TBMM gündemine şöyle yansımıştı:
"Bu kadar serveti nasıl elde etti?"
SON BAŞBAKAN
Yıldırım, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğu süre içerisinde, kendi Başbakanlığının lav edilmesi için 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen halk oylamasında olağan üstü bir çalışma yaparak dünyada eşi benzeri olmayan bir performans gösterdi. Bütün dünya başta olmak üzere millet şaştı. "Bu nasıl bir kafa kendi başbakanlığını tasfiye etmek için milletten oy istedi…" diye.
24 Haziran 2018 genel seçimlerinde AKP İzmir milletvekili seçildi. Seçimlerin ardından hayata geçen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Başbakanlığın yürürlükten kaldırılmasıyla Binali Yıldırım, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Son Başbakanı”olarak tarihe geçti.
12 Temmuz 2018 – 18 Şubat 2019 tarihleri arasında 28. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olan Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ilk Meclis Başkanı olarak göreve başlamıştı. Ardından 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olmak için 18 Şubat tarihinde TBMM’deki görevinden istifa etti.
31 Mart akşamı Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da hezimete uğrayan AKP İstanbul seçimlerini kaybettiğini bir türlü kabullenemedi. Ve seçim gecesi daha oyların YSK Başkanı Sadi Güven’in de söylediği gibi oy kullanılan sandıkların henüz İstanbul’da yüzde 70’i açılmadan Binali’nin ekran karşısına çıkıp "3 bin oy farkıyla ben kazandım" demesi ise yurttaşlar tarafından alay konusu oldu.
Sonra uzun bir süre ortalıktan kaybolan Binali, YSK’nın İstanbul Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının elinden alınmasından sonra tekrar ortaya çıkarak kendisinin YSK tarfından mağdur edildiğini söylemesi ise AKP’li yurttaşların bile espri konusu oldu.
Aslında Binali Yıldırım hakkında daha o kadar çok yazılacak, anlatılacak konular var ki buradan daha fazla sizleri sıkmak istemiyorum. Bu yazıyı neden yazdığıma gelince 23 Haziran’da sandığa oy vermeye gittiğinizde İDO’ya genel müdür olduktan sonra eş dost aile fertlerinin servetlerindeki yükselişi ve eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın Binali’yi neden görevden aldığını İstanbullular bilsin istedim.
Kaynak : http://www.yurtgazetesi.com.tgundem/ozel-binali-yildirim-in-karanlik-siciline-erisim-engeli-h131511.html
submitted by zgrdnz to Turkey [link] [comments]


2019.03.27 13:27 fxAnaliz Millet İradesi Çantada Keklik Görülemez

Bu seçimde CHP'de ne Atatürkçüler var nede CHP' ye gönül vermiş insanlar...
Çünkü hepsi tasfiye edildi! kalanlarda acaba bana bu puslu havada ekmek çıkarmı diye CHP 'liymiş gibi görünen bir grup insan kalabalığı.
Yazının Devamı İçin : Millet İradesi Çantada Keklik Görülemez
submitted by fxAnaliz to Haberportal [link] [comments]


2018.11.09 16:24 akdenizekspres Arnavutköy Evden Eve Nakliyat

Arnavutköy Evden Eve Nakliyat

Arnavutköy evden eve nakliyat faaliyet alanında ifa ettiği sorumluluğu kurumsal anlamda içselleştiren şirketimiz, Arnavutköy'de güvenilir nakliyecilik arz etmektedir.
Arnavutköy ile etrafındaki bölgede işletmemiz tarafından sunulan evden eve taşımacılık kapsamında, Arnavutköy yakınlarında bulunan personelimiz istihdam edilmekte, buradaki müşterilerimize Arnavutköy bölge otoparkımızda mevcut bulunan kamyon ve tırlarımız sevk edilmektedir.
Geçmişte uygulanan tekniklerle taşınma dönemi bu zamanda tasfiye olmuştur. Zamanımız şartlarında elit çözümlerle evden eve nakliyat hizmetlerini zanaat edinmeyen taşıma şirketlerine ev taşıma hakkında istemde bulunulmamaktadır. Evden eve nakliyat kademelerinde profesyonel olan firma kadromuzun tüm bireyleri kendi şahsi vazife dallarında oldukça potansiyel sahibidir. Yaptığı vazifeyi içselleştirmiş bireylerle kadrosunu çok daha kuvvetli bir hale getirmiş durumda bulunan kuruluşumuz için, müşterilerimize sunduğumuz hizmet farklılığı kayda değer oranda mühimdir.
Eşya taşımacılığı hizmetlerinde öncelikle raporlama hizmetleri yerine getirilmektedir. İnceleme programı bedelsiz neticelendirilir ve taşımacılık hizmetinin en önemli aşamalarından biridir. Eksper hizmetinin titiz bir biçimde ifa edilmesi, eşya taşıma faaliyetleri süresince problem meydana gelmesini enlelleyecektir. Sözü edilen gerekçeyle, ekspertiz hizmetlerinde vazife yapan personelimiz, mesleklerinde profesyonel kişilerdir.
İnceleme organizesi sayesinde sorunlara meydana gelmeden engel olunabilmektedir.
Eksper personelimiz, ekspertiz işlemleri amacıyla daire veya işyerinize geldiği zaman, herşeyden önce evinizde bulunan eşyaların miktarını ölçer ve gerekli olan taşıma vasıtasını tespit eder. Yağış benzeri harici olumsuzluklardan eşyaları koruyan kapalı kasalı ve kendine özgü dizayn araçlarımız, ayrıca kuvvetlendirilmiş süspansiyon sistemleriye fazlasıyla güvenlidir. Çelik kasalı kamyonlarımız yeni ve güvencelidir. Araçlarımızın bakım ve tamirleri sürekli olarak takip edilir. Şoförlerimiz tecrübe sahibidir.
Eksper personelimiz, uygun eşya taşıma vasıtasıyla beraber gereken paketleme öğeleri, görev verilecek personel ve diğer ciddi gereklilikleri inceleme esnasında belirlemektedir. İnceleme işlemi bitiminde taşınacak yerin civar durumu göz önünde bulundurulur ve taşıma planlaması hazırlanır. İnceleme hizmeti sonrası taşıma sigortası hazırlanır.

Paketleme Ve Araca İstifleme

Arnavutköy Evden Eve Nakliyat İşlemleri konusunda deneyim sahibi olmuş elemanlarımız, taşınma işlemlerinde son derece önemli bulunan ambalajlama işlemlerini elit bir tarzla yapmaktadır. Sözü edilen yüksek hizmet kalitesiyle Arnavutköy Evden Eve Nakliyat Firmaları arasında, şirketimiz hakim bir pozisyona sahiptir. Firmamızın tanımladığı Arnavutköy evden eve nakliyat fiyatları son derece ekonomiktir. Eşya ve taşınacak materyalin ambalajlanması, Eşya Taşıma hizmet faaliyetleri içerisinde en çok değer atfedilen işlemdir.
Kırılgan veya özel malzemeleriniz için kendine özgü paketleme usulleri uygulanmaktadır. Bulaşık makinesi gibi evde bulunan makineler ve cihazlar için, çeşitli paketleme öğeleri tercih edilmektedir. Ağır malzemeler özenle sarılır. Monte konusunda deneyim sahibi kadromuz bulunmaktadır. Evde bulunan eşyaların hasar görmemesi adına çeşitli paketleme opsiyonları bulunmaktadır.
Asansörler, özenle kurulmaktadır. Asansörün binaya tam yaslanması ve taşıma alanının doğru bir şekilde çıkıp inmesi ve sallanmnaması zorunludur Asansör operatörümüz asansör kullanmak hakkında deneyimlidir. Arnavutköy asansörlü evden eve taşımacılık sayesinde kuruluşumuz, Arnavutköy ve çevresinde olan daire yada büronuzda eşyalarınızı kısa bir zaman içerisinde ve sağlam bir şekilde indirerek eşya taşıma aracına yerleştirmekte ve benzer biçimde daireye çıkarmaktadır. Ağır mobilyaların öncelikle paketlenmesi ve zemine indirilerek yüklenmesi önem taşır. Ağır mobilyalar sağlam olduğu için öncelikli istiflenir. Hassas ev eşyaları ve cihazlar üstlerde bulunan yerlere yerleştirilir.
Eşyaların önceki evde olduğu biçimde taşınılacak eve konumlandırılmasıyla, ev taşıma faaliyeti büyük çerçevede tamamlanmış olur. Ev içinde eşyaların konumlandırılması ve montaj işlemlerinin tamamlanması hususunda tecrübeli ustalarımız çalışmaktadır. İstendiğinde eşya ve malzemelerin tamamen yerleşmesi işlemleri konusunda bayan eleman görevlendirilebilmektedir.
Arnavutköy veya çevre semtlerde uluslararası evden eve nakliyat sahasında da iş yapan kuruluşumuz, bu konudaki işlemlerinde eşya ve malzemeleriniz farklı ülkeye ulaştırılacağı için çok daha özenli işlem yapmaktadır.
Detaylı bilgi için; http://www.akdenizekspres.com.tarnavutkoy-evden-eve-nakliyat/
submitted by akdenizekspres to u/akdenizekspres [link] [comments]